Türkler

Türk Dünyası 

BDT’deki Türkler

Rusya ‘da komünizm geldikten sonra, özellikle Stalin döneminde korkunç katliam olayları yaşandı, kitle sürgünleri oldu. Manevi tahribatın en büyüğü ise, ana dilde yönetim, eğitim ve haberleşmenin yasaklanmasıydı

Prof. Dr. Nadir Devlet

Yeryüzünde Türk soyuna mensup toplulukların en yoğun bulunduğu ülke, eski adı ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, şimdiki adı ile Bağımsız Devletler Topluluğu’dur. Bu topluluğa dahil 12 cumhuriyetin beşi (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Ozbekistan ve Türkmenistan) Türk soyuna mensup olanlara aittir. Ayrıca, Rusya Federasyonu ile Tacikistan’da çok sayıda Türk asıllı topluluk yaşamaktadır. Geçen sayımızda da belirttiğimiz üzere, bunların toplam nüfusu 54.5 milyonu aşmaktadır. 26 değişik ad taşıyan bu Türk toplulukları arasında nüfusu bir milyonun üzerinde olanların 1994 yılına göre tahmini nüfusları aşağıdaki gibidir:

Topluluk adı Tahmin t nüfus

Özhekler 20.000.000

Kazaklar 9.000.000

Merhaycan Türkleri 20.000.000

Tatarlar 9.000.000

Türkmenler 7.700.000

Kırgızlar 7.000.000

Çuvaşlar 3.200.000

3.000.000

1.900.000

TOPLAM 51.800.000

Kalan üç milyonu ise diğerleri (Karakalpak, Yakut, Kumuk, Kırım Tatarı, Uygur, Meshet-Ahıska Türkü, Tuvalı, Gagauz, Karaçay-Balkar, Hakas, Nogay, Altaylı, Şor, Karaim, Kırımçak) teşkil eder.

Dünyadaki en büyük Türk nüfusunun BDT (eski SSCB)’de bulunması tesadüfi değildir. Çünkü bu Türk toplulukları ve başka halklar, Rusya’nın yayılmacı politikasının sonucu olarak esaret altına düşmüşlerdir. İşte bugün Bağımsız Devletler Topluluğu, geçmişte ise Rusya imparatorluğu olarak bilinen yeryüzünde en büyük yüzölçümüne sahip (22,4 milyon km) ülkenin kaderi Ruslar’la sıkı sıkıya bağlı olmuştur ve gelecekte de bunun etkisi sezilecektir. Halen Ruslar BDT’de nüfusun ancak yüzde 50’sine belki de daha azına sahip olmalarına rağmen mühim bir etnik, siyasi, askeri ve hatta kültürel faktör olma özelliklerini korumaktadırlar. Ruslar’ı daha iyi anlamak, onların hem doğuya, hem de batıya yayılma politikalarını öğrenmekle mümkündür.

Rus yayılması

XVI. yüzyıldan bu yana, bir yanda Türklük tarihinin en güçlü ve en uzun ömürlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922) en parlak devrini yaşarken, diğer yanda kuzey ve doğudaki değişik Türk toplulukları birbiri ardına Rus ağına düşmeye başlamıştı. Altın Orda İmparatorluğu’nun (1238-1502) son dönemlerinde, bu bölgede Kazan (1437-1552), Kırım (1460-1783), AstrahanİEjderhan (veya Hacı Tarhan) (1466-1556), Kasım (1445-1661) ve Sibir (1220?-1596) gibi hanlıklar kurulmuştu. Bu hanlıklar önceleri Rus knezlerine (beylerine) korkulu vakitler geçirtmişlerdi. Fakat iç mücadelelerini sona erdiren Ruslar, Batı ‘nın tekniğinden ve Türk hanlıklarının dahili entrikalarından faydalanmasını bildiler. Neticede, ilk olarak 1552 yılında, Kazan Hanlığı Moskova knez i IV. Ivan tarafından ele geçirildi. Böylece Moskova knezliği (beyliği) milli devletten koloniyal bir devlete dönüştü.

Kazan Hanlığı, uzun bir süre Ruslar’ın İdil (Volga) boyunca Hazar Denizi’ne doğru ilerlemesine ve Ural sahasını aşmasına en büyük engeli teşkil etmişti. Kazan Hanlığı’nın düşmesi ile Ruslar genis Türk alanlarını istila imkanına kavuştular. Moskova knezliği artık bütün Ruslar’ın devleti olmuş ve hakimiyeti altına bir hayli gayr-ı Rus’u da almış oldu. Kazan Hanlığı’nın düşmesi Rus devlet sınırlarının pek kısa zaman içinde Hazar Denizi kıyılarına ve Kafkasya’ya kadar uzanmasını sağladığı gibi, Ural sahasının ele geçirilmesiyle, Sibir ve Türkistan istikametinde de Rus yayılmasına geniş imkü.nlar açılmış oldu. Ruslar’ın Osmanlı Devleti ile sınırdışı olmaları, yine Kazan Hanlığı’nın akıbetiyle bağlantılıydı. Cünkü Kazan Hanlığı’nı takiben, güçsüz Astrahan Hanlığı da Ruslar’ın eline geçti (1556). Bu gelişmeden biraz sonra Ruslar, bir taraftan Kafkaslar’da Terek nehri boyuna, diğer taraftan Azak kalesine yakın sahalara sokulmuşlardı. 1558-1582 yıllarında yapılan kanlı mücadeleler neticesinde Sibir Hanlığı gücünü kaybetti ve 1598’de tamamen Ruslar’ın boyunduruğu altına düştü.

XVI. yüzyıldan beri Sibirya üzerinden Çin’e, Türkistan üzerinden Hindistan’a ve Kafkasya üzerinden İran ile Türkiye’ye ulaşmak isteyen, fakat XVII. yüzyılın başına kadar Türkistan’a doğrudan doğru askeri bir saldırıda bulunmayan Ruslar, uğradıkları çeşitli yenilgilerden ve karşılaştıkları direnişlerden yılmayarak, peyderpey nüfuzlarını Türk ülkeleri aleyhine genişletebildiler. 1598-1604 yıllarında Sibirya, bütünüyle Rus hakimiyeti altına girdi. 1604’te Astrahan Hanlığı ile Kırım Hanlığı arasındaki bozkırlarda yaşayan Nogay uruğları da Rus hakimiyeti altına alındı. 1628 yılında Yukarı Yenisey boyundaki Kırgızlar, Rus yönetimini tanımak zorunda kaldılar. 1731 ‘de Kazaklar’ın Küçük Cüz (Orda)’ü Rusya’ya bağlandı. 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması ile Osmanlı hakimiyetinden çıkarılan Kırım Hanlığı, l783’te Rusların işgaline maruz kaldı. Uzun mücadelelerden sonra 1859 yılında Kuzey Kafkasya bölgesi Ruslar’ın mutlak hakimiyeti altına girdi. 1865 yılında ise Orta Asya’daki Taşkent şehri Ruslar tarafından zapt edildi. 1868’de Buhara, 1 873’te Hive 1 876’da da Hokand hanlıkları Rusya’nın üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldılar; bunlardan Hokand Hanlığı ortadan kaldırıldı, diğer ikisi Rusya’nın boyunduruğu altındaki hanlıklar olarak kaldılar. 1880-1884 yılları arasında Türkmenistan’ ın henüz bağımsız olan bölgeleri de Ruslar tarafından ele geçirildi. Kısacası XIX. yüzyılın sonunda genellikle Uygurlar’ın yoğun bulunduğu Doğu Türkistan hariç, Türk ülkelerinin tamamı Ruslar’ın hakimiyeti altına girmiş oldu.

Sovyet döneminde insan hakları ihlalleri

1917 ihtilüliyle gelen yeni Sovyet rejimi de, Rusya İmparatorluğu’nda yaşayan insanlara, bu meyanda değişik Türk topluluklarına mutluluk getirmedi. Belki daha da büyük felaket, ızdırap, yokluk ve acılara yol açtı. Çünkü rejim kendini zorla kabul ettirmek için her türlü insanlık dışı politikayı uygulamaktan çekinmiyordu. En büyük felaketler, Stalin döneminde yaşandı. Stalin 1926 ile 1936 yılları arasında göçebe halkları ve çok sayıda Kazak ve Kırgız’ı zorla yerleşik hayata geçirerek yüzbinlercesinin ölümüne sebep oldu. Bu arada, eski Rus yöneticiler, aydınlar, çeşitli bahanelerle sürgün edildiler, çalışma kamplarına atıldılar veya kurşuna dizildiler. 1917 ihtilüline katılan ve Bolşeviklere destek veren aydın-lar da o çarktan kurtulamadı. Bu durum zaten aydın sayısı fazla olmayan Türk boylarına çok büyük bir darbe oldu.

Stalin’ in insanlık dışı uygulamaları bununla da sınırlanmadı. l937’de ilk olarak Uzak Doğu’da yaşayan Koreliler, Japonya’ya casusluk yapıyorlar bahanesiyle, topyekün Orta Asya’ya sürgün edildiler. 1940 yılında Polonyalılar’ın büyük bir kısmı Ukrayna ve Belorusya’nın batı kesimlerine sevk edildi. 1941 yılında Volga Almanları, Almanya ile işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Sibirya ve Orta Asya cumhuriyetlerine sürüldüler. 1942 yılında, Leningrad civarındaki Finliler aynı akibete uğradılar.

İkinci sürgün dalgası, 1943 ile 1944 yıllarında gerçekleşti. Bu sefer hedef kitle, genellikle değişik Türk boyları ile çeşitli Müslüman kavimleri idi. Kuzey Kafkasya’dan Müslüman Çeçen-İnguşlar’la, Türk soyundan Karaçay-Balkarlar; Kırım’dan Kırım Tatarları ile diğer azınlık Bulgar, Ermeni ve Yunanlılar Gürcistan’dan Meshet (Ahıska) Türkleri ve İdil boyundan Kalmuklar topyekün sürgüne maruz tutuldular. Bunların biri hariç, hepsi düşman Almanlar’la işbirliği yapmakla suçlanıyordu. Meshet (Ahıska) Türkleri ise, Türk gizli servisi ile temas kurmakla suçlanmışlardı. Sürgüne yollananlar, başta çok kayıp verdiler ve istisnasız hepsi çok katı uygulamalara maruz kaldılar. Özel iskan bölgelerine yerleştirilen sürgünler, bu bölgeden kaçmaları halinde 20 yıl çalışma kampına mahkum ediliyorlardı. 1949 verilerine göre takriben 2,5 milyon insan bu nevi sürgünlere maruz kalmıştı.

Diğer uygulamalar

Rusça dışındaki dillerin kullanımı, yönetim, haberleşme, eğitim ve hemen hemen her sahada men edilerek ancak evde kullanılan basit bir seviyeye indirgendi. Bu uygulamanın neticesinde, ana-dilde eğitim veren okulların sayısı her geçen yıl azalmaya başladı. Çünkü iyi derecede Rusça bilmeyenlerin yüksek tahsil yapma imkanı kalmamıştı ve dolayısıyla ebeveyn de çocuklarını Rus okullarına yollamak istiyordu.

Rus olmayan halkların milli basın-yayınları çeşitli bahanelerle sınırlandı. Türk boyları iki defa alfabelerini değiştirmek zorunda bırakıldılar. Bunun yerine fonetiğe aykırı, telaffuzu bozan, Türklere tamamen yabancı Kril harfleri kullanma mecburiyeti getirildi.

Gençleri komünizmin gereklerine göre eğitmeyi engelliyor bahanesiyle, geçmişten gelen adet, örf ve geleneklerin bir haylisi yasaklandı. Bununla yetinilmeyerek tarihler de tahrif edildi ve topluluklar kendi geçmişlerinden, tarihlerinden koparıldılar. Gayrı Ruslar’ın ekseriyetinin kendi arzuları ile Rusya’ya katıldıkları şeklindeki yalanlar ders programlarına alındı.

Milli şuuru az çok canlandırmak isteyenler “milliyetçilikle” suçlanarak çok feci şekilde cezalandırıldılar. Kısacası medeniyetin, kültürün ve insanca yaşamanın ancak “ağabey” Ruslar’la birlik içinde bulunmakla mümkün olduğu safsatası beyinlere nakış edilmeye çalışıldı. Ruslar’ın bu propaganda ve emellerine hizmet eden yerli yönetici, öğretmen ve aydınlar mükafatlandırılırken, benliğini korumaya çalışanlara her türlü zorluğu çıkardılar. Kısacası rejimin istediği yeni ‘Sovyet insanı”, Rusça konuşan, Rus tarih ve kültürüne hayran bir çeşit insanlar topluluğu idi. Ancak bunda Ruslar’ın başarıya ulaşamadıklarını görme fırsatını elde ettiğimiz için mutlu olmalıyız. Fakat maddi tahribatın yanında dimağlarda meydana getirilen tahribatın tedavisinin de hayli zaman alacağını göz önünde tutmamız gerekir.

İstikIali’nin beşinci yılında ata yurdu, kardeş ve dost bir Türk ülkesi

“Türkmen” ismini ‘İslam ile şereflenen Türk’ anlamında kullanan Şeref el-Zaman el-Merve Türkmenler’in, Müslüman olduktan sonra geniş bir coğrafyaya yayıldıklarını; takip ettikleri siyasetle hakimiyetler kurup, oralann hükümdarları ve sultanları olduklarını ifade eder. Gerçekten de, asırlara damgasını vurmuş fetih ordularına ana rahmi olmuş bu güzel ülke, bir hayli zamandır atıl bırakılmış muazzam potansiyelini harekete geçirmiş; yeni doğuşlara hazır oluşun işaretlerini vermekte.

Doç. Dr. Ramazan Özey

Orta Asya’da yer alan Türkmenistan, yaklaşık olarak 35~43O kuzey enlemleriyle, 53~67o doğu boylamları arasında kalır. Kuzey-güney doğrultusunda 650 km. genişliğinde olan ülke doğu-batı yönünde 1100 km. uzunluğundadır.

Türkmenistan, kuzeydoğudan Özbekistan,güneydoğudan Afganistan, güneyden Iran, batıdan Hazar Denizi ve kuzeybatıdan Kazakistan ile sınırlıdır.Ülkenin toplam yüzölçümü 488.100 km2’yi bulur. Bu yüzölçümü ile Batı Türkistan’da 5 Türk Cumhuriyeti içinde, Kazakistan’dan sonra ikinci büyük ülkedir. Amuderya nehrinin bir kısmı, Özbekistan ile sınırı belirler.

Kuzeybatıda, Hazar Denizi’nin kolu olan, yüzölçümü 13.000 km2’yi bulan Karaboğaz gölü (ya da körfezi), Türkmenistan’ın içine bir cep şeklinde girer. Türkmenistan yüzölçümünün % 90’ını çöller (özellikle Karakum Çölü) ve kurak bozkırlar oluşturur.

TÜRKMENLER KİMLERDİR

“Türkmen” teriminin ilk defa 10. yüzyılın sonlarında Makdisi tarafından kullanıldığı bilinmektedir.

Sultan Sencer zamanında, Miladi 1120 yılında Türkmenistan’ı gezen Şeref el-Zaman el-Merve, “Tabdi elHayavan” adlı eserinde, Türkmen kelimesini “İslam ile şereflenen Türk” anlamında kullanıyor ve Türkmenler hakkında şu bilgileri sunuyor:

“Türkler, pek çok cinslere, kabilelere, oymaklara ayrılan büyük bir millettir. Bir kısmı şehirlerde ve köylerde, bir kısmı bozkırlarda ve çöllerde otururlar.

Türklerin büyük kabilelerinden biri Oğuzlardır. Oğuzlar on iki kabileye ayrılırlar. Bir kısmına Toguzuz, bir kısmına Uygur, bir kısmına Uçğuz (üç-ok) denir. Hükümdarlarına ise Tokuz-Hakan denir. TokuzHakan ‘ın büyük bir ordusu vardı. Bu muhafızlar her gün hükümdar ile üçdefa yemek yerler.

Oğuzlar’ın siyaset hususunda yaptıkları güzel merasim ve kanunları vardır. Bir kısmı şehirlerde ve evlerde, bir kısmı kırlarda ve sahralarda, çadırlarda ve hargöhlarda otururlar. Oğuzların bozkırlarının bir kısmı Maveraünnehr, bir kısmı Harezm ile huduttur.

Oğuzlar İslam hudutlarına gelince bir kısmı Müslüman oldu. Türkmen adını aldılar. Bu Türkmenlerle Müslüman olmayan Oğuzlar arasında muharebeler oldu. Daha sonra, onlardan Müslüman olanlar çoğaldı. Makbul Müslümanlar oldular. Bunlar kafir soydaşlarına galip gelip, onları kovdular. Bunun üzerine, Müslüman olmayan Oğuzlar, Harezm ‘den uzaklaşıp Peçenekler’in ülkesine gittiler. Müslüman olanlar (Türkmenler) ise, İslam ülkelerine dağıldılar. Oralarda iyi bir siyaset takip ederek İslam topraklarının çoğunu ele geçirip oraların hükümdarları ve sultanları oldular.”

Ayrıca Türkmen kelimesinin anlamının Farsça, “Türkmanend=Türke benzeyen” kelimesinden geldiği de belirtilmektedir. Bazı kaynaklarda da; 11. yüzyıldan itibaren batıya doğru göç eden Oğuzlardan, Müslüman olanlarına Türkmen denmiştir. Daha sonra, Türkmen ve Oğuz kelimeleri aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Oğuzların Kınık boyu Selçuklu, Kayı boyu Osmanlı Devleti’ni kurmuşladır.

TARİHİ GELİŞİM

Türkmenler, yüzyıllar boyunca birbirinden ayrı aşiretler halinde göçebe bir hayat sürmüşlerdir. 11. yüzyılda, Selçuklular ile birlikte bir grup Türkmen, Kafkasya ve Anadolu’ya göç etmişlerdir. Hazar’ın doğusunda kalan Türkmenler ise, Türkmenistan’ın bütün bölgelerine dağılmaya başlamışlardır. 1869-1885 yılları arasında Rus hakimiyetine giren Türkmen aşiretlerinin ayaklanmaları sonuçsuz kalmıştır. Gerçekten bu devrede, Türkmenler çok kanlı geçen bağımsızlık savaşları yapmışlardır. Burada, Türkmen beylerinden Kuşid Han ve onun oğlu Nur Verdi Han ‘in başarıları unutulmayacak kadar önemlidir. Ne var ki, Nur Verdi Han ‘in ölümünden sonra Ruslar, 1881 sonlarında ünlü Türkmen kalesi Göktepe’yi ele geçirmişlerdir.

1917 devriminden sonra Rus askerleri, Türkmenistan topraklarından 9 yıl çekildiler. Ancak bunu fırsat bilen İngilizler bölgeyi istila ettiler. 1920 – 192 l’de Rus orduları, tekrar Türkmenistan’a girdiler ve Sovyet rejimini uygulamaya başladılar. Bunun neticesinde de 1 924’te Türkmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. 1989’daki bağımsızlık hareketine Türkmenistan da katılmış ve 27 Ekim 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. 21 Aralık 1991 ‘de ise, Bağımsız Devletler Topluluğu’na katılmıştır.

DAĞLAR İLE ÇÖLLERİN KUCAKLAŞTIĞI ÜLKE

Türkmenistan’ın yeryüzü şekilleri son derece düz ve sadedir. Dağlar, daha ziyade doğu ve güney sınırları yakınlarında yer alır. Dünyanın en büyük kum çöllerinden biri olan Karakum Çölü (350.000 km2), ülkenin büyük bir bölümünü (% 90’ını) kaplayarak, Kazakistan’a doğru uzanır. Ülkenin en alçak noktası, kuzeybatıda, Hazar kıyılarında, deniz seviyesinden 81 m. daha aşağıdadır.

Ülkenin doğu ve güneyinde yer alan Kugitang ve Kopet dağları (2942 m.), Alp-Himalaya sisteminin bir parçasıdır. Aşınmış, çıplak Kopet dağ kütlesi, 2000 m.den fazla bir yükseklikten, Türkmenistan düzlüklerine dimdik iner. Kopet dağlarının kuzeyinde, dağların düzlük alanlarla kesişme bölgesinde, kuzeybatı-güneydoğu istikametinde, büyük bir fay (kırık) hattı uzanır. Bu sebeple ülkede sık sık depremler olur. 1948 depreminde, Başkent Aşkabad yerle bir olmuştur.

Karakum Çölü’nde, yüksekliği yer yer 5 katlı bir bina kadar olan kum tepeleri vardır. Çölün kenarında akan Amuderya (Ceyhun), Murgab ve Tecen ırmaklannın vadilerinde, uzunluğu yaklaşık 1000 km.yi bulan Karakum kanalı yer almaktadır.

Türkmenistan’da çöllerden başka, vaha bölgeleri de yer alır. Kopet, Murgab, Orta ve Aşağı Ceyhun başlıca vahalardır. Ancak bu vahalar, Karaboğaz gölünün doğusunda yer alan Turan ovasında ve Amuderya (Ceyhun) ~~kıyılarında yoğunluk kazanmaktadır. Ulkenin batısında ve güneyinde Karapul, Bacur ve Balkan yaylaları vardır. Vahalar ve yaylalar, aynı zamanda yoğun yerleşme ve tarım bölgeleridir.

İKLİM

Yeryüzü şekillerinin, iklim üzerindeki tesiri büyüktür. Ülke yüzölçümünün büyük bir bölümünün çöl ve güneyden de dağlarla çevrili olması, sert ve karasal iklimin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Sıcaklıklar gün, ay ve yıl içinde büyük değişiklikler gösterir. Temmuz ayı ortalamaları 28-32 0C arasında değişirken, bazen gün içinde gölge-de sıcaklık 50 0C’yi bulur. Ülkede kış, kısa ve sert geçer. Ocak ayı ortalama-ları 4-5 0C arasında değişmekle beraber, bazen -25 0C’nin altına düştüğü görülür. Afganistan sınırında yer alan Kuşka’da kış mevsiminde sıcaklık -33 0C’ye kadar düşmüştür. Mesela Hazar Denizi kıyısında yer alan Krasnovodsk’da yıllık en yüksek sıcaklık ortalaması 18,2 0C, en düşük sıcaklık ortalaması 11,8 0C derece olmuştur. Ancak Temmuz ve Ağustos aylarında en yüksek aylık ortalamalar, 32 0C’ye ulaşmıştır. Şüphesiz bu yüksek sıcaklığa, yağışın azlığı ve buharlaşmanın şiddeti eklenince, çöl şartları kendiliğinden ortaya çıkar.

Türkmenistan yağış bakımından oldukça fakir bir ülkedir. Güneybatıdaki yaylalarda yıllık yağış miktarı 200-300 mm. arasında değişirken, çöl bölgelerinde 150 mm.’nin altına iner. Mevsim olarak en yağışlı zamanı ilkbahar, en az ise yaz mevsimidir.

CAN DAMARI AMUDERYA

Türkmenistan’ın en önemli akarsuyu, Amuderya (Ceyhun) nehridir. 1950’lerde inşaatına başlanan Kara-kum Kanalı, Amuderya nehrinin sularını alır ve çölü kat eder. 1100 km. uzunluğundaki bu kanal, hem sulama ve hem de ulaşım maksatlıdır. Ayrıca Kopet dağlarından kaynağını alan, bir süre Iran sınırını oluşturan Atrek ve kolu Sumbar, Hazar Denizi’ne dökülür. Afganistan’da Babadağ’dan doğan Tecer ve Murgab ırmakları, Türkmenistan topraklarına girdikten sonra, Karakum çölünde kaybolurlar. Ülkenin orta ve kuzey bölümünde Karakum çölü yer aldığından, akarsu yoktur.

Türkmenistan’da, vadi ve platolar dışında kalan geniş alanları çöl bitkileri ve bozkırlar kaplar. Vadi boylarında ve vahalarda kayak ve söğüt türleri yetişmektedir. Bozkırın doğal hayvanı tilki, çöllerde Karakum Ceylanı yaşar.

NÜFUS

Türkmenistan’ın nüfusu 1936’lar-da 1,267.000, 1970’lerde 2.223.000 kişi kadardı. Ülke nüfusu 1980’de 2.828.000’e ve 1993’te 3.805.000’e ulaşmıştır. 1995 yılında yapılan genel nüfus sayımı sonuçlarına göre, ülkenin toplam nüfusu 4.460.000 kişiyi bulmaktadır. Bunun 2.247.000’ini kadın, 2.217 .000’ini erkek nüfus oluşturmaktadır. Yıllık nüfus artış hızı % 2.5 kadardır. Bu artış ile nüfusun 28 yılda ikiye katlanacağı tahmin edilmektedir. Türkmen nüfusta görülen yüksek artış sayesinde, yıl geçtikse, etnik yapı içinde Türkmenler nüfusu ağırlık kazanmaktadır. 1979’da toplam nüfus içinde, Türkmenlerin payı % 68 iken, 10 yıl sonra % 72’ye yükselmiştir. Ruslar’ın oranı ise % 13’ten, % 9’a kadar inmiştir. % 2 oranında tutan Ukraynalı ve Ermeniler nüfus ile birlikte Ortodoks Hıristiyanların oranı %1‘i ancak bulur. Diğer bir ifadeyle, toplam nüfusun % 89’u Müslüman’dır. Resmi dil Türkmence’dir. Ayrıca Rusça, Özbekçe ve Kazakça da konuşulur.

Ülke nüfusunun % 49,4’ünü erkek, % 50,6’sını kadın nüfus teşkil eder. Hane halkı büyüklüğü ise, 4,9 kişi kadardır. Türkmenistan’da kaba doğum oranı % 37, ölüm oranı ise % 8 dolayındadır. Ortalama ömür süresi, erkeklerde 65, kadınlarda 74 yaştır.

Türkmenler, sadece Türkmenistan’da yaşamazlar. Bugün için Bağımsız Devletler Tupluluğu içinde yaşayan toplam 2.750.000 Türkmen’in 2,5 milyonu Türkmenistan’da, 130.000’i Özbekistan’da, 40. 000’i Rusya’da, 21.000’i Tacikistan’da ve geri kalanı ise diğer cumhuriyetlerde meskundur. Oysa Türkmen kaynaklarına göre bu nüfusun 5 ile 5,5 milyon dolayında olduğu belirtilmektedir. Ayrıca 2,5 milyon kadar Türkmen’in de Iran, İrak, Afganistan, Türkiye gibi ülkelerde yaşadığı bilinmektedir. Dolayısıyla bugün, yeryüzünde 5 milyonu aşkın Türkmen’in var olduğu tahmin edilmektedir. Yine Türkmen kaynaklarına göre, yakın gelecekte 9-10 milyonluk güçlü bir Türkmenistan devleti ortaya çıkacaktır.

İDARİ BÖLÜNÜŞ VE ÖNEMLİ ŞEHİRLER

Türmenistan, idari bakımdan 5 bölgeye ayrılır. Ülkede 21 rayon, 14 şehir vardır. Başkent Aşkabad dışındaki diğer önemli şehirler; Çarçau (166.400 kişi), Taşauz (117.000 kişi), Krasnovodsk (55.000 kişi) ve Merv’dir. Aynı zamanda Çarçau yönetim biriminin merkezini oluşturan Çarçau Türkmenistan’ın ikinci büyük şehridir. TransHazar demiryolunun 1886’da, Amuderya (Ceyhun) nehri yakınlarına kadar uzatılmasından sonra, bir Rus yerleşim bölgesi olarak kurulan Çarçau, gerek demiryolları kavşağında ve gerekse Amuderya nehri üzerinde limana sahip oluşu sebebiyle kısa sürede gelişmiştir. Öte yandan şehir, çırçır, ipekli dokuma, süper fosfat gibi sanayi tesislerine sahiptir. Bölgede yetiştirilen Karakul koyunlarından elde edilen astragan kürklerinin imalat ve pazarlama yeri olan Çarçau şehri, hızlı gelişme kaydeden bir Türkmenistan yerleşmesidir.

Ülkenin kuzeyinde yer alan Taşauz yönetim biriminin merkezini oluşturan Taşauz, Harezm vahasının batısında yer alır. Şavat kanalının her iki yakasında kurulan yerleşme, önceleri bir kale ve pazar yeri hüviyetini taşıyordu. Ancak 1950’li yıllarda kentten demiryolu geçince, hızlı bir gelişme kaydetti. Pamuldu dokuma, gıda ve oto sanayinin gelişmiş olduğu Taşauz şehri, bugün daha ziyade kanalın güney kesiminde genişlemektedir.

Abbasiler döneminde ünlü bir öğrenim merkezi olan Merv, Selçuldular döneminde başkent olmasıyla birlikte, geIişmesinin zirvesine ulaştı. Ancak 122 l’de, Moğol akınlarıyla yerle bir edildi. Söz konusu bu tahripten sonra Merv, eski önem ve cazibesine bir daha kavuşamadı. Bugün daha ziyade tarihi bir hüviyet taşıyan şehrin merkezinde ve çevresinde Kızlar Sarayı, Erk Kale, Gevür Kale, ile Sa’d bin Ebi Vakkas ve Muhammed ibn Zeyd gibi İslam büyüklerinin türbeleri bulunmaktadır.

Krasnovodsk, Hazar Denizi kıyısında Balkan yarımadası üzerinde kurulmuş güzel bir Türk şehridir. Ne yazık ki bu şehir, Rus istilalarında bir atlama taşı olarak kullanılmıştır. Krasnovodsk şehrinin adı, 1993 yılında, aynı zamanda Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurad Niyazov’un da soyadı olarak seçtiği, Türkmen başı şeklinde değiştirilmiştir.

Türkmenlerin % 55’i kırsal kesimlerde yaşamaktadır. Eskiden Türkmenlerin çoğu, “Yurt” adı verilen geçici konaklama yerlerinde konaklıyor ve hayvan sürüleri ile birlikte konar-göçer bir hayat yaşıyordu. Bugün bu göçebe Türkmenlerin bir kısmı, pamuk ziraati yapan yerleşik çiftçilere dönüşerek köylerde yaşamaktadırlar.

DOĞAL GAZ ZENGİNİ BİR ÜLKE

Türkmenistan, yeraltı kaynakları bakımından çok zengindir. Doğal gaz, petrol, kömür, mineral tuzlar, sülfür, alüminyum (yıllık üretim 1,5 milyon ton), kükürt, potasyum, kurşun, nitrojeri, magnezyum, krom, iyot ve sodyum sülfat başlıca yeraltı kaynaklarını oluşturur.

Ülkenin petrol rezervi 698 milyon ton olarak kabul edilmektedir. Yapılan son araştırmalara göre (1996), ülkenin ispatlanmış petrol rezervi 1,1 milyar tondur. Bir başka hesaplamaya göre, ülkenin ham petrol rezervi 5-6 milyar tonu bulmaktadır. Türkmenistan’ın yıllık petrol üretimi 8-9 milyon ton arasında değişmektedir. Petrolün kalitesi oldukça yüksektir. Petrol, daha ziyade orta kesimde ve batıda, özellikle Çelekem yarımadası, Nebit dağı, Kum dağı ve Okarem çevresinde çıkarılmaktadır. Bunlardan Nebitdağ yatakları, 1932’den bu yana işletilmektedir.

Ülkenin tahmini doğal gaz rezervi 900 milyar m3 olarak hesaplanmaktadır. Yapılan son araştırmalara göre (1996), ülkenin ispatlanmış doğal gaz rezervi 2,67 trilyon m3’dür. Bir başka tahmini hesaplamaya göre, ülke doğal gaz rezervi 21 trilyon m3 olarak belirlenmiştir (dünyada üçüncü). Doğal gaz yatakları ülkenin güneydoğusunda, özellikle Darvasa ve Bayram Ali çevresinde yer almaktadır. Ülkenin doğal gaz üretimi 8-lA) milyar m3 arasında değişmektedir. Üretimin ancak % 10’u yurtiçinde tüketilmekte ve özellikle elektrik santrallerinde kullanılmaktadır. Nebitdağ, Karaboğaz gölü çevresi, Çelekem yarımadası ve Okarem yöresinderi çıkarılan doğal gazın büyük bir bölümü, 1500 km. ‘deri fazla uzunluğa sahip pipe-line (boru hattı) ile Güney Ural sanayi bölgesine nakledilir.

Bugün (1997) Türkmenistan doğal gazının Iran-Türkiye üzerinden Avrupa’ya boru hatlarıyla taşınması planlanmaktadır. Bu projeye Iran, Türkiye ve Türkmenistan yetkilileri imza koymuşlardır. Proje tamamlandığında, Türkmenistan’ın doğal gaz ihracatı hayli artacaktır.

SANAYİ VE ULAŞIM

Yeraltı kaynakları bakımından zengin olmasına rağmen, Türkmenistan, sanayide beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Dokuma, enerji, petro-kimya sanayi tesisleri kurulmuştur. 1950’de kurulan Krasrıovodsk petrol rafinerisinin, yıllık kapasitesi 5,5 milyon tondur. Ülkede yer alan 61 adet dokuma fabrikasının üretimi, sanayi üretiminin % 35’ini oluşturur.

Türkmenistan, ulaşım bakımından gelişmiştir. Demiryolu, karayolu, havayolu ve su yolu ulaşımı, ülke ihtiyacını karşılamaktadır. Krasnovodsk-AşkabatMerv-Çarçau ana demiryolu hattı, aynı zamanda komşu ülkelere bağlantılıdır. MervKuşka hattı; Afganistan’a, Çarçau-Amuderya hattı Rusya’ya kadar uzanmaktadır. Karakum çölünü aşacak olan 500 km. ‘lik Aşkabad-Taşauz oto-yolu inşaat halindedir. En önemli liman şehri Krasnovodsk, Hazar Denizi aracılığı ile batıya açılan bir penceredir. Karakum kanalında da ulaşım yapılır. Ülkenin en önemli havaalanı Aşkabad’dadır.

TİCARET CANLANIYOR

Ülkenin ticareti oldukça canlıdır. Başlıca ihraç ürünleri: Pamuk, doğal gaz, petrol, sülfür, halı, meyankökü veastragan kürküdür. Yılda 60 bin ton ham pamuk, 220 bin ton petrol ürünü, 20 bin ton sülfür, 20.000 m2’den fazla hali, 1300 ton meyankökü, ve 20 bin ton astragan kürkü ihraç edilmektedir. Bunun karşılığında, makine, taşıt, gıda ve demir-çelik ürünleri satın alır. Ticaretinin büyük bir bölümünü Bağımsız Devletler Topluluğu ile yapmaktadır. Avrupa ülkeleri ile olan ticaretini de, Rusya Federasyonu aracılığı ile yapabilmektedir. Son yıllarda doğrudan, özellikle Batı ülkeleri ile ticari ilişkilere girmiştir.

Dost ve kardeş iki ülke olan Türkiye ile Türkmenistan arasındaki ticari münasebetler ise, yıl geçtikse gelişmektedir. İki ülke arasında köklü tarihi bağların bulunması, siyasi ve ticari ilişkilere de yansımaktadır.

Pomak Türkleri arasında

Kuman Türklerinin soyundan gelen Pomaklar, son yüzyıl içinde, yedi defa asimilasyon baskısına maruz kaldılar. İsimleri değiştirildi, dini vecibelerini yerine getirme hakları ellerinden alındı ve binlercesi katledildi. Bugün ‘Türk oğlu Türk ‘üm, Müslüman’ım” sözünü gururla, göğüslerini gere gere söylüyor ve “Rodoplar’dan asla ayrılmayacağız” diyorlar.

Mehmet Türker

Bulgaristan’ın güneyindeki Rodop dağlarının yamaçları, on asırdan beri bir Türk yurdu. Orada, Kuman Türklerinin soyundan gelen ve sayılan yarım milyon civarında tahmin edilen Pomakiar yaşıyor.

Onlar, Kırkpınar güreşlerinin ünlü başpehlivanları Kel Aliço’nun, Kavasoğlıı İbrahim’in, Sultan Abdülaziz döneminin Saray başpehlivanı Şamdancıbaşı Kara İbo’nun, Rodoplar’daki Batak isyanını bastıran Osmanlı kumandanlarından Baruthanlı Ahmed Ağa’nın torunları… Bir asırdır sürdürülen dayanılmaz baskılara cesaretle, metanetle göğüs gererek Müslümanlıktan kopmamışlar. Dilleri ise, Ukrayna Slavcası ve Arapça ile birlikte Türk lehçelerinden Nogayca, Oğuzca, Kuman-Kıpçakça kelimelerden oluşuyor.

Pomaklar, Batı sınır kapımız Kapıkule’den sadece 200 kilometre kadar ötede. Bulgaristan’daki Osmanlı hakimiyeti döneminde, devletimizin en sadık topluluklanndan biri olmuşlar. Ama, onlar hakkında kitaplara yansıyan bilgiler öylesine az ki… Üstelik, bu gün Kuzey Kutbu’ndaki Eskimolar’dan, Afrika’nın pigmelerinden, Cava adasının yerlilerinden haberdarız da, 2-3 saatlik bir karayolu seyahatiyle ulaşabileceğimiz Pomak Türkleri’ni pek tanımıyoruz.

Asırlar boyu akıncı şehitlerin kanlarıyla sulanmış Rodoplar’ı, ilk defa bir Türk gazetecisi sıfatıyla ziyaret edecek olmamız, yüreğimizi sevinç dalgalanyla kabartıyor.

Rastladığımız insanlara, “Hangi millettensiniz?” diye soruyoruz. Verilen cevaplar, hep “Elhamdülillah ‘Türk’üz” şeklinde. Bu ifadenin “Elhamdülillah Müslüman’ım ve Türk’üm” manasında kullanıldığı ve hem din, hem soy kardeşliğini vurgulamak amacını güttüğü aşikar. Böylece, daha ilk tanışmalarda içimizde beliren sıcaklık sevgiye dönüşüyor; Pomak kardeşlerimizle kırk yıllık dostmuşçasına sarmaş dolaş oluyoruz.

Felaket üstüne felaket

Rodoplar’ın engin yaylalarını, dört mevsim yeşil dağlarını, berrak suların aktığı vadilerini kendilerine yurt edinen Pomak Türkleri, Osmanlı döneminde huzur ve sükun içinde yaşadılar. Ancak bu mutluluk günleri, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi) ile sona erecek, dayanılmaz çileler ve felaketlerle yüklü uzun yıllar gelip çatacaktı.

93 Harbi’nden Balkan Harbi’ne kadar geçen dönemde, Türk azınlığı hedef alan Bulgarlaştırma operasyonlarında, binlerce masum öldürüldü. 200 bin Pomak Türkü’nün isim ve dinleri zorla değiştirildi. Zulüm öylesine ileri boyutlara vardırıldı ki, Balkan Harbi sırasında Genelkurmay Başkanı olan Sarafov, yayınladığı genelgede, bütün Pomakların Bulgarlaştırılmasını, karşı koyanların ise öldürülmesini emrediyordu. Bu kanlı terör, İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar periyodik aralıklarla sürdürüldü.

1944’den sonra, asimilasyon vahşetinin bayrağını komünistler devralmıştı. 1961-62 arasında isim değiştirme operasyonunu hızlandıran komünistler, 1972-73 yıllarında, bu defa tanklarla, toplarla, tüfeklerle Pomak köylerine girdiler, isim değişikliğine hayır diyenleri döve döve veya kurşuna dizerek öldürdüler. Bu katliam zinciri karşısında, Batı dünyası suskunluğunu korurken, Türkiye’den de pek fazla ses çıkmamıştı.

1984 sonundan itibaren, zalim Jivkov, Bulgaristan’da yaşayan bütün Türkler’i yeniden baskı çemberine almış, cinayet ve işkence olayları çorap söküğü gibi birbirini takibe başlamıştı. Komünist yönetim, bu defa her yolu deneyerek, Bulgarlaştırma inadını neticeye vardırmak niyetindeydi. Ancak, 1989 yılında Türkiye’nin durumu dünyaya anlatması ve meseleye bizzat sahip çıkmasıyla, Bulgaristan hükümeti sarsıldı. Aynı yıl Türkiye’ye büyük çaplı bir göç akını olurken, Jivkov rejimi devrildi ve Pomaklar da derin bir nefes alabildiler.

Yüz yıl içinde tam yedi defa Bulgalaştırma tezgahına sürülen Pomaklar, yaşadıkları bunca acıdan dolayı öylesine sinmişler ki, hala tedirginlik içindeler. Bazıları tekrar Türk ismi almaktan korkuyor ve “Bulgar, Bulgardır! Yarın ne yapacağı belli olmaz” diyerek, endişelerini dile getiriyorlar.

Ah, Osmanlı olsaydı

Rodoplar’ın doruklarındaki babek, sıradan bir Pomak köyü. Bütün köylerde olduğu gibi burada da yaşlı insanlar köy meydanında toplanıyor ve sohbet ediyorlar. “Selamün aleyküm” deyip, sohbetlerine katılmak istediğimizi belirtince bir ağızdan “Aleyküm selam, hojgeldin” dediler. Dediler ama, Türkçe sözler de bıçakla kesilir gibi kesiliverdi. Çünkü Nogayca, Slavca, Arapça ve Kıpçakça kelimelerin oluşturduğu kendilerine has karma bir dili konuşuyorlardı. Böylece tercümanın araya girmesi kaçınılmaz oldu.

Köyün en yaşlısı, asırlık çınar Hüseyin Çıtak’a, köyün tarihini soruyoruz. Sağlığı oldukça iyi görünen Hüseyin Dede, “Köyümüzün ne zaman kurulduğunu kimse bilmez. Çünkü Orhan Gazi’den önce de varmış. Balkan Savaşı’na kadar Türk-Bulgar sınırı köyümüzün başından geçerdi. Hatırlarım, Çocukluğumda Osmanlı askerleri atları ile koşular yapardı” diyor. Ve Osmanlı’nın çekilmesinden sonra bir daha rahat yüzü görmediklerini belirterek, “Ah Osmanlı olsaydı!..” demekten kendini alamıyor.

Bulgarların, bir asırdan beri baskı altında tuttukları ve “Müslümanlaştırılmış Bulgarlar” dedikleri Pomaklar’ın Türk oldukları, gerek kendi ifadeleri, gerek tarihi delillerle artık ispatlanmış bulunuyor. zaten yaşadıkları felaketlerin çoğu, Türk kimliğini muhafaza etme direnişinin sonucu. İsimlerinin değişmesini istemeyenler acımasızca katledilmiş. Mesela, 1972-73’deki asimilasyon faaliyetleri sırasında, Komitsa köyü sakinleri, tam üç ay, köy meydanında adeta tek vücut olarak direnmişler. Uç ay sonra köye giren polis ve askerler, beş kişiyi katletmişler. Yüzlerce kişinin önünde işlenen cinayetlerle ilgili resmi açıklamalarda ise, bunların sınırı geçerken öldürüldüğü öne sürülmüş. Benzeri katliam olayları, aynı zamanda Barutin, Davutköy, Karabulak ve daha sonra pek çok köyde yaşanmış.

Örf ve adetlere bağlılık

Müslüman Pomak Türkleri, yaşadıkları kanlı asimilasyon dehşetine rağmen, örf ve adetlerini korumakta başarılı olmuşlar. Örf ve adetlerine sarılmanın, hem birlik ve beraberlik ruhunu canlı tuttuğuna, hem de milli kimliklerinin tutkalı olduğuna inanıyorlar . Ziyaret ettiğimiz birçok köy ve kasabada, Anadolu’da yapılanlara benzer düğün, sünnet ve mevlid merasimleri gördük. İmrenilecek derecedeki misafirperverlikleri ile de Türk milletinin önemli bir özelliğini sergileyen Pomaklar, kendileri kadar örf ve adetlerine bağlı bir başka topluluğun kolay kolay bulunamayacağı iddiasındalar. Mesela, nişandan düğüne kadar, evlilikle ilgili bütün töreler, yüzlerce yıldan beri hemen hemen hiç değişmemiş. En çok önem verdikleri Ramazan ve Kurban bayramları gelenekleri de…

Pomak Türkleri, komünizmin yıkılmasından sonra derin bir nefes alırken, bir taraftan da kendi öz benliklerini bulmak için adeta zamanla yarışa girdiler. Yıllarca inançlarını yaşamaktan men edilmelerinin acısını kısa zamanda unutmak ve dinlerini ihya etmek için var güçleriyle çalışıyorlar. Eskiden zorla verilen Bulgar isimleri de yeniden Türk isimleriyle değiştiriliyor. En sık rastlanan isimler; Mehmet, Musa, İbrahim, Mustafa, Hasan, Emine, Fatma, Rabia ve Hatice…

Pomaklar, Bulgaristan’da yaşayan Türkler içinde en çok eziyet çekenlerdir. 1989 yılına kadar, sünnet edilen çocukların ebeveyni polis tarafından tutuklanarak hapse atılırdı. Buna rağmen, pek çok Pomak, hapsedilme tehlikesini göze alarak çocuklarını sünnet ettirirdi. Sünnetçiler yıllarca hapiste tutulduğu, doktorlara da sünnet yapma yasağı getirildiği için, bugün sünnet olmaya hazırlanan askerlik çağındaki delikanlılara rastlamak mümkün. Cenazelerini bile dini merasim yapamadan, imamsız olarak kaldırmak zorunda bırakılan çilekeş Pomaklar, “Allah, o kara günleri bir daha geri getirmesin” diye dua ediyorlar.

Hepsi Müslüman

Rodoplar’a 1065-1335 yılları arasında yerleşen Pomak Türkleri, daha önce şaman idiler. Ancak, Selçuklular döneminde Balkanlar’a iskan edilen Yörüklere hem yardımcı oldular, hem de onlardan Müslümanlığı öğrenerek topluca İslamiyet’le şereflendiler. Bugün, hepsi Hanefi mezhebine bağlı. Bir başka mezhep ya da tarikat yok.

Batı Rodoplar’dan başlayan seyahatimiz esnasında ziyaret ettiğimiz köy ve kasabalarda, Pomaklar’ın İslami kurallara son derece bağlı yaşadıklarına şahit olduk. Evlerde, harem, selamlık bölümleri var. Hemen her evde Kur’an-ı Kerim ve çok sayıda dini kitaba rastlamak mümkün. Yatak odalarında banyoya açılan kapılar bulunması da, bu insanların dinlerine ve geleneklerine bağlılıklarını gösteriyor.

Bulgaristan’da kısmi de olsa demokrasinin gelmesiyle birlikte açılan dini okullarda, çoğunlukla Pomak çocukları eğitim görüyor. Her köy ve kasabada, dini okullara karşı fevkalade yüksek. 8-9 yaşlarındaki çocukların büyük bir bölümü Kur’an-ı Kerim okumayı biliyor.

Komünizmin yıkılmasından sonra, Pomaklar, derhal eski camilerini onarmaya, yıkılanları ise yeniden yapmaya başlamışlar. Son beş yıl içinde camisi olmayan köy kalmamış. Ancak şehadet parmakları gibi göğe dikilen minarelerin, Bulgar şovenlerini rahatsız ediyor, hatta hırçınlaştırdığı söyleniyor. Bulgarlar’ın, “Keşke, minareli bir cami yerine, minaresiz yirmi camii yapsalar” dediklerini öğreniyoruz. Ancak bu tepkiler, Pomaklar’ı etkilemek bir yana, mutlu da ediyor. Çünkü onlar, kurtuluşlarını Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyorlar. Ve Müslümanın umutsuzluğa düşmemesi gerektiğini hatırlatarak, “Biz, en kötü zamanlarımızda bile Allah’tan ümidimizi kesmedik. Kur’an-ı Kerime sıkı sıkıya sarıldık. Çocuklarımıza dinimizi gizlice öğretip, hapse girme pahasına onları sünnet ettirdik. Varsın Bulgarlar, minarelerden rahatsız olsunlar. Bize bu günleri gösterdiği için Allah’a şükrediyoruz” diyorlar.

Bize, kendilerini çok duygulandıran bir olay anlattılar: Birkaç yıldan beri Sofya’da yaşayan Müslüman bir işadamının, bir gün Rodoplar’a yolu düşer. Bu zat, Karasu boyundaki Doğan ova köyünün yakınından geçerken, başı örtülü bir kadın görür. 0 zamana kadar gezdiği yerlerde böyle bir kıyafete rastlamayan işadamı, arabasını durdurup, kadına niçin başörtü taktığını sorar. “Müslüman olduğum için başımı örterim” cevabını alınca da, “Eğer burası Müslüman köyü olsaydı camisi olurdu” der. Kadın köyün ufak tefek mescidini gösterince, çok duygulanan işadamı, bu köye güzel bir cami yaptırmayı düşünür. Bir süre sonra tekrar gelir caminin temelini attırır ve iki yıl içinde inşaatı tamamlar. Bu hayırsever zat öylesine ihlaslıdır ki, adını bile söylemeden çeker gider.

Kardeşlerimizin gözü, Türk işadamlarımızın yolunda. Onlar, imkanları bol olan bu bölgeye en fazla Türk işadamlarının gelmesi onlarla ve birlikte çalışmak arzusunda olduklarını açıkça ifade ediyorlar.

Rodoplar’ın engin yaylalarını, dört mevsim yeşil dağlarını, berrak suların aktığı vadilerini kendilerine yurt edinen Pomak Türkleri, Osmanlı döneminde huzur ve sükun içinde yaşadılar. Ancak bu mutluluk günleri, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi) ile sona erecek, dayanılmaz çileler ve felaketlerle yüklü uzun yıllar gelip çatacaktı.

93 Harbi’nden Balkan Harbi’ne kadar geçen dönemde, Türk azınlığı hedef alan Bulgarlaştırma operasyonlarında, binlerce masum öldürüldü. 200 bin Pomak Türkü’nün isim ve dinleri zorla değiştirildi. Zulüm öylesine ileri boyutlara vardırıldı ki, Balkan Harbi sırasında Genelkurmay Başkanı olan Sarafov, yayınladığı genelgede, bütün Pomaklar’ın Bulgarlaştırılmasını, karşı koyanların ise öldürülmesini emrediyordu. Bu kanlı terör, Ikinci Dünya Savaşı yıllarına kadar periyodik aralıkarla sürdürüldü.

1944’den sonra, asimilasyon vahşetinin bayrağını komünistler devralmıştı. 1961-62 arasında isim değiştirme operasyonunu hızlandıran komünistler, 1972-73 yıllarında, bu defa tanklarla, toplarla, tüfeklerle Pomak köylerine girdiler, isim değişikliğine hayır diyenleri döve döve veya kurşuna dizerek öldürdüler. Bu katliam zinciri karşısında, Batı dünyası suskunluğunu korurken, Türkiye’den de pek fazla ses çıkmamış1984 sonundan itibaren, zalim Jivkov, Bulgaristan’da yaşayan bütün Türkler’i yeniden baskı çemberine almış, cinayet ve işkence olayları çorap söküğü gibi birbirini takibe başlamıştı. Komünist yönetim, bu defa her yolu deneyerek, Bulgarlaştırma inadını neticeye vardırmak niyetindeydi. Ancak, 1989 yılında Türkiye’nin durumu dünyaya anlatması ve meseleye bizzat sahip çıkmasıyla, Bulgaristan hükümeti sarsıldı. Aynı yıl Türkiye’ye büyük çaplı bir göç akını olurken, Jivkov rejimi devrildi ve Pomaklar da derin bir nefes alabildiler.

Yüz yıl içinde tam yedi defa Bulgarlaştırma tezgahına sürülen Pomaklar, yaşadıkları bunca acıdan dolayı öylesine sinmişler ki, hala tedirginlik içindeler. Bazıları tekrar Türk ismi almaktan korkuyor ve “Bulgar, Bulgardır! Yarın ne yapacağı belli olmaz” diyerek, endişelerini dile getiriyorlar.

Kadın belediye başkanı

Bulgaristan’da beş yıl önce yerleşmeye başlayan demokratik düzenin, henüz arzulanan seviyede olmasa bile, bir ölçüde fikir hürriyeti getirdiği kesin. Bu fırsattarı yararlanan Yakorudalı Nayla Salih, özbeöz Türk olduklarını ve demokratik bir düzende herkesin kendi milli benliğine sahip çıkma hakkı olduğunu açıklayan bir bildiri yayınlamış. Bu cesaretinden dolayı hemşerilerinin sevgisini kazanan Nayla Salih, 1991 seçimlerinde Pomak Türkleri tarihinde ilk kadın belediye başkanı seçilmiş. Kendisi ile görüşmemiz sırasında bölgenin problemleri konusunda bilgiler veren Salih, “Her şeyden önce etnik kimliklerimiz muallakta. Geçen yıl yapılan nüfus sayımında, bölgedeki Pomaklar, kendilerinin Türk, anadillerinin de Türkçe olduğunu yazdılar. Parlamento olayı protesto etti, biz de dava açtık. Hala bir netice yok. Bulgar Parlamentosu beni şoven ilan etti. Ayrıca Bulgar basınının açık hedefi haline geldik” diyor.

Nayla Hanım’ın açıklamasına göre, bölgenin şu andaki en önemli meselelerinden biri. Türkçe eğitim. Bütün köylerdeki öğrenciler Türkçe okumak istiyor ama, öğretmen sayısı çok eksik. Türk işadamlarının bölge halkı için Türkçe kursları açmaları teselli olacak.

İşsizlik had safhada

Pomak Türkleri, hayvancılık ormancılık ve tarımla uğraşıyor. Arazinin izin verdiği ölçüde yapılan tarım, insanların ancak geçmişini sağlamaya yetiyor ve pek çok kişi adeta karın tokluğuna çalışıyor. Bölgede, endüstriyel faaliyetler yok denecek kadar az. Pomaklar, peynircilikleri ile ün yapmışlar ama, son yıllarda bölgedeki büyük ve küçükbaş hayvan sayısının azalması sonucu epeyce mandıra kapanmış. Tütüncülükle uğraşanların bir kısmı da, emeklerinin karşılığını alamadıkları için, geçen yıl bu işi bırakmak zorunda kalmışlar.

İşsizliğin yüzde 80’lere vardığı Rodoplar’da yaşama savaşı veren Pomak Türkleri, günümüzde ülke dışına veya Sofya, Filibe gibi büyük şehirlere mevsimlik işçi olarak gidiyorlar.

Komünist düzenden sonra geçilen serbest piyasa ekonomisinin işsizlik oranını yükselttiğini ifade eden Pomaklar şöyle diyorlar:

“Osmanlılar’ın çekilmesinden sonra, Bulgarlar bizlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptı. Kasıtlı olarak, gerekli eğitimi vermediler. Aramızdan okuyabilme imkanı bulanlar ise hükümet yetkililerine yakın olanlardı. İşsizlik, bölge kasabalarında yaşayan Bulgarlar’ı pek etkilemedi. Zira, Rodoplar’da birçok belediyenin idaresi Pomaklar’ın elinde olmasına rağmen, komünist dönemde ekseriyetle Bulgar olan memurlar, şimdi işten çıkarma kanununa sığınarak, yine görevlerine devam ediyorlar.”

Bulgaristan’da alınan yeni ekonomik kararlar, özel sektörün gelişmesine imkan sağlamış. Ancak, kendi işlerini kurmak isteyen Pomak Türkleri, Türk isimleriyle müracaat ettikleri için bürokratik engellerle karşılaşıyorlar. Bugün kendi işini kurabilen Pomaklar’ın sayısı bir elin parmakları kadar az. Çünkü, serbest pazar ekonomisinin sağladğı fırsatlardan büyük ölçüde Bulgarlar istifade ediyorlar. Yabancı yatırımcı şirketler genellikle Makedon ve Yunanlılar daha ziyade kereste, kömür, mantarcılık, konfeksiyon gibi işleri yaparken, az sayıda Pomak Türkü’ne de iş imkanı doğuyor. Bu sebeple, Pomak Pamuk TürkIer’in esas geçim kaynağı ormancılık. Bulgaristan’da ormanlık alanların büyük bölümü Rodop dağlarında olduğu için, Pomaldar da bundan yararlanıyor.

Bulgaristan’da isim baskısı hala devam ediyor. İşte, lise ikinci sınıf öğrencisi Naciye, üniversiteye girebilmek için Bulgarlar’ın taktığı Veneta ismini kullanmak zorunda. Eski ismi Mehmetoğulları olan Svetka Petka köyünden Musa Haticin ise, Emine isimli genç kıza tarihlerini anlatıyor.

POMAKLAR’IN MENŞEİ VE DİLİ

omak Türkleri, 996 yılında Peçene7~ Türkleri ~3)(Boşnaklar) ile birlikte Orta Asya’dan ayrılıp, f~ birçok savaştan sonra Balkanlar’a innıeye 4 başlayan Kuman Türklerinin soyundandır. Kumanlar, 1034 yılından itibaren Rodoplar, Batı Trakya ve Vardar Makodenyası’nı hdkimiyetleri altına alırlar ve 1087 yılında Balkanlar’da, Peçenek Türkleri ile Kuman-peçenek Birliği’ni kurarlar.

Caka Bey’in Ege adalarını hökimiyeti altında bulundurduğu yıllarda, Ege bölgesinden 54 bin Yörük. Rodoplar’a gönderilir. Aydınoğulları beyi Gazi Umur Bey’in teşvikiyle de 100 bin kadar Yörük Rodoplar’a iskan edilir. 1065-1335 yılları arasında Batı Trakya, Rodoplar ve Makedonya’ya göç suretiyle yerleşen 200 bin Yörük ile Pomak Türkleri arasındaki ırk ve kültür bağı, Saman olan Pomak Türklerinin topluca İslıimiyet’i kabul etmelerine sebep olur.

Tarihçi Ahmet Cevat Pomak Türklerinin bugün konuştuğu dil hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Rodoplar’da Pomak Türkleri’nin konuştuğu dili meydana getiren kelimelerin yüzde 30’u Ukrayna Slavcası, yüzde 25’i Kuman-Kıpçakça, yüzde 20’si Oğuz Türkçesi, yüzde 15’i Nogayca ve yüzde lO’u Arapçadır. Yunanldar’m ‘Elen Müslüman,’, Bulgarlar’,n da ‘Müslüman Bulgarlar’ olduklarını iddia ettikleriPomak Türkleri’nin men şeine dair belge ve bilgiler çok az sayıdathr. Bulgar ve Yunan yönetimleri, yıllardır uyguladıkları değişik asimilasyon çabalarına

rağmen, Pomak Türkleri’nin Türklük şuurlannın kuvvetlenmesinden son derece rahatsızdırlar. Bu iddialardan hangisinin doğru olduğunu, Pomak Türkleri’nin son yıllardaki kararlı mücadelesi ortaya koymuştur.

Ponıak Türkleri, Osmanlı Türkleri’nden önce Rodoplar’a gelip yerleşen ve Osmanlılar’afetihlerde devamlı olarak yardımcı olan Kuman Türkleri’nin tarunlarıdsr. Balkan Slavcasında ‘yardımcı’ tdbirinin tercümesi olan “pomaga” kelimesinden neşet etmiş

“Pomak” stj’atı ile anılırkır.”

Evlaci-ı FAtihan

Rodoplar’da, daima devlete sıidık,fedakdr, vefa-kar ve mazbut karakterli insanlar yetişti. Osmanlı Imparatorluğu’nun Avrupa’daki çeşitli eyaletlerinde zaman zaman isyanlar görülür, eşkıya dağlara çıkarken, bu bölge her devirde sükün içinde yaşadı. Rodoplu Pomaklar ve Yörükler, Osmanlı’nın zaferlerinde aynı coşkuyu, kötü günlerde aynı hüznü yaşadılar.

1487-1543 yılları arasında çıkan kanunnamelerde, Yörükler “Evldd-ıfdtihıin” olarak anılmış, bu sıfat 1843 yılında çıkarılan kanunncimeye kadar sürdürül. müştür.

1691 yılında, Rumeli aşiretleri lıakkında çıkarılmış bir kanunda şöyle denilmektedir:

“…Bu evMd-ıfdtihan taıfesi öteden beri devlet-i aliyyenin güzide bir cengö ver, itao.tlıferınan dinleyen askerlerinden olup eski seferlerde kiıffı2r ile yapılan harblerde kendilerinden nice yararlık ve yüz aklıklaıı zuhur etmiş ve bu sebeple bu tı4feye (Rumeli’deki Yödik, Poınak ve Tatarlar) evMd-ıfiitihan tesmiye olunmuştur.”

Tarih ve Medeniyet Haziran 1995

Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin en büyüğü:

KAZAKİSTAN

Birleşik Devletler Topluluğu’na dahil cumhuriyetler arasında yüzölçümü bakımından ikincz nüfus bakımından dördüncü sırada yer alan Kazakistan, genelde bir tarım ve hayvancılık ülkesi. 1989’da birbirine çok yakın olan Kazak ve Rus nüfus oranları, şimdi Kazaklar lehine hızla değişı’yor.

Prof. Dr. Nadir Devlet

Kazak adı yanlış olarak kullanıldığı için, önce bu konuya açıklık getirmekte yarar buluyoruz. Bilhassa Türkiye’de, Türk olan Kazaklar’la, Rusya’da sınır boylarında bir nevi bekçilik yapan, çoğunluğunu Slavlar’ın teşkil ettiği yan askeri gruplara verilen Kozak veya Kazaçi adı ile karıştırılmaktadır. İsimlerinin benzer olmasına rağmen, iki topluluğun birbiri ile hiçbir alakası yoktur. Ancak Ruslar, bu adı Kazak boyundan ödünç olarak almışlardır. Kazaklar, aşağı yukarı XV. yüzyılda, göç eden Türk kavimlerinin bakiyelerinin bir araya gelmesi, Sibir kavimleri ile Moğollar’ın da bir kısmını içine almalarıyla oluşmuş bir Türk kavmidir.

Kazak kelimesi, aslında “hür, serbest, bekür, mert, yiğit ve cesur” manasına gelir.

Hatta Türkiye’de, “Kazak erkek” tabiri, sertlik ifadesi olarak kullanılmaktadır. Bu ad, ilk manasıyla Slav dillerine de geçmiş ve bilhassa sınır boylarında bir nevi bekçi ve akıncı rolünü oynayan Slav gruplarına (msl. Don Kazakıları) da verilmiştir.

Ayrıca Kırgız, Kırgız-Kazak, Kırgız-Kaysak tabirleri de Ruslar tarafından yanlış olarak Kazaklar için kullanılmışsa da, Kazaklar hiçbir zaman kendilerini böyle anmamışlardır.

Biz de, Türk boyu Kazaklar’la Rus Kazakları karıştırmamak için ya Kozak veya Rus Kozak tabirini kullanmayı uygun buluyoruz.

Tarihçe: Çarlık döneminde Bozkır Genel Valiliği’ne dahil olan, Bolşevikler’in Orta Asya’da ha.kimiyeti ele geçirmelerinden sonra 26 Ağustos 1920’de Kırgız Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını alarak RSFSC’ye dahil edilen, 15 Haziran 1925’te ise yanlış olarak konulmuş Kırgız adının değiştirilmesi ile Kazak Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve ancak 5 Aralık 1936’da bugünkü adını ve statüsünü alan Kazakistan, 46-87 doğu enlemi ile 40-56 kuzey boylamı arasında, Orta Asya’nın geniş bozkırlannı ve civ.rındaki mıntıkalar içine almaktadır. Kuzey-batısında Volvograd (Stalingrad), Saratov, Orenburg, Çilebi (Çelyabinsk) vilayetleri (oblast), kuzeyinde Omsk vilayeti, kuzey-doğusunda Batı-Sibirya bölgesi, doğusunda Doğu Türkistan (SinkiangUygur Muhtar Bölgesi-Çin), güneyinde – Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan cumhuriyetleri ile Karakalpakistan bulunmaktadır. Batıdan doğuya doğru Volga nebi-mm aşağı mecrası ve Hazar denizinin doğu sahillerinden Doğu Türkistan’a kadar 2.500 kilömetre uzunluğunda ve kuzeyden güneye doğru aşağı yukarı 1.700 km. genişliğinde, 2.853.300 kilometrekarelik geniş bir sahaya yerleşmiştir. İdari yönden, aşağıdaki 20 vilayete (oblast) bölünmüş-tür: Aktübe (Aktyubinsk), Alma-Ata, Alma-Ata şehri, Cambul, Çimkent (Güney Kazakistan), Doğu Kazakistan, Guryev, Karaganda, Kızıl Orda, Kokçetav, Kustanay, Kuzey Kazakistan, SemipalatinsR, Cezkazgan, Mangışlak, Pavlodar, Taldı-Kurgan, Turgay, Uralsk (Batı Kazakistan), Tselinograd. Başkenti, ülkenin güney-doğusunda yer alan Alma-Ata’dır. Arazisi genellikle düz, ancak doğu ve güney-doğuda dağlıktır. İklimi kurak olup, yağışlar güney ve güney-batıya doğru gittikçe azalmaktadır. Bellibaşlı nehirleri İfliş ile Obi Kuzey Buz denizine ulaşır, diğerleri ise memleket içindeki göllere dökülür (Hazar denizi, Aral, Balkaş göllen v.b.).

Nüfus:1989 sayımına göre, Kazakistan’ın genel nüfusu 16.463.115 idi. BDT’ye dahil cumhuriyetler arasında, kapladığı alan bakımından Rusya Federasyonu ‘ndan sonra ikinci, nüfus yönünden dördüncü sırayı almaktadır. İstatistiklere göre, ülkede 84 ayrı millet veya etnik grubun temsilcileri bulunmaktadır. Bu gruplardan l0’unun nüfusu 100 binin üstündedir.

Kazakistan, Çarlık döneminden beri göç ve sürgün ülkesi (Alman, Çeçen v.b.) olmuştur.

TÜRK DÜNYASI UYANIRKEN

Prof. Dr. Nadir Devlet

Beklenmedik bir anda beş Türk cumhuriyetinin bağımsızlıklarını kazanmaları, bir haylimizi heyecana ve sevince boğmuştu. Bu olay üzerinden topu topu iki yıl geçti. İlk heyecanlarımız dindi ve en azından bir asırdan beri alakamızın olmadığı bu soydaşlarımıza daha tarafsız bakmaya başladık. Eski ilgimiz ve heyecanımız kalmadı. Çünkü kardeşlerimizle kurulan siyasi, ekonomik ve kültürel münasebetlerden bazılarımız beklediklerini bulamadılar, bazılarımız ise bu münasebetleri çok tabii karşılamaya başladılar. Ancak gene de soydaşlarımızın bizi, bizim soydaşlarımızı tam anlamda tanıdığımızı söylemek için vakit henüz çok erkendir; her ne kadar aksini iddia edenler varsa da… İşte bu görüşten hareketle “Türk Dünyası nedir?” sorusuna cevap aramaya çalışacağız.

Türk adı

Biz Türkiye’de bu adı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan bütün vatandaşlar için kullanmaktayız. Bu, kelimenin dar anlamıdır. Geniş anlamda ise, dünyanın neresinde olursa olsun, soy yönünden Türklüğe bağlı herkese “Türk” deriz. Aynı adın hem dar ve geniş anlamlarda, yani hem millet, hem soy için kullanılmasının, soydaşlarımızı tereddüte düşürdüğü de olmaktadır. Şöyle ki: Orta Asyalı bir Kaak kendisine milliyeti sorulduğunda “Kazak” diye cevap verecek ve bizim gibi “Ben Türküm” demeyecektir.

Çünkü biz hem millet, hem soy adı olarak Türk’ü kullanırken, o millet adı olarak kendi boyunun özel adını, soy adı olarak da “Türk”ü veya “Türki”yi kullanacaktır. Aslında kendi bakış açılarımız yönünden her ikimiz de haklıyız ve bu konuda kim haklı, kim haksız gibi sonuç getirmeyecek bir tartışmaya girmenin de gerekli olduğunu düşünmüyoruz.

Dünyadaki Türkler

Bugün Türk soyunun dağılımını incelediğimizde ilgi çekici bir tabloyla karşılaşırız. Amerika kıtasında dahi Türkler’e rastlarız. Ancak Türkler’in dünya üzerinde yoğun bulundukları coğrafi bölgeleri, batıdan doğuya doğru aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

Balkanlar, Türkiye, Iran, Kafkasya, Idil-Ural, Orta Asya:

a) Eski sovyet Orta Asya ve Kazakistan Cumhuriyetleri (Batı Türkistan),

b) Çin’in Doğu Türkistan bölgesi.

İşte saydığımız coğrafi bölgeler ve onlara komşu yörelerde yaşayan Türkler çok değişik adlarla bilinirler. Bunları, bulundukları devletlere göre şu şekilde inceleyebiliriz:

Bağımsız Devletler Topluluğu’ndakiler (nüfus yoğunluğuna göre): Özbek, Kazak, Azeri, Tatar, Türkmen, Kırgız, Çuvaş, Başkurt, Yakut (Saha), Karakalpak, Uygur, Kırım Tatarı, Kumuk, Gagauz, Tuvalı, Karaçay, Meshet (Ahıska), Hakas, Balkar, Altaylı, Nogay, Şor, Karaim, Kundur ve Dolgan.

İran’dakiler: Azeri, Kaşkay, Afşar, Şahseven, Kaçar, Karapapah, Hamse, Kengürlü, Türkmen v.b.

Afganistan’dakiler: Özbek, Türkmen, Kırgız, Kazak, Karakalpak ve Uygur.

Çin’dekiler: Uygur, Kazak, Kırgız, Salar (Salur), Şibe (Şive), Özbek, Sarı Uygur ve Tatar.

Irak’takiler: Türkmen.

Yukarıda saydıklarımızın dışında, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, (eski) Yugoslavya, Batı Avrupa ülkeleri, A.B.D., Avustralya, KKTC ve daha birkaç ülkede de, ekserisi Anadolu kökenli olan Türkler yaşamaktadır. Bu Türkler hakkında daha geniş bilgi vermeden önce, onları birleştiren faktörleri sıralamak uygun olacaktır.

Türkleri birleştiren faktörler

Yukarıda saydığımız değişik ülkelerde yaşayan ve çeşitli adlarla bilinen Türkler arasındaki ortak hususlar bir haylidir. Bizleri birbirimize yakın-laştıran bu ortak hususları, geniş anlamda paylaştığımız coğrafya, ilk ve Ortaçağlara dayanan tarih, dillerimizdeki benzerlikler, geçmişteki kültürel miras ve din olarak özetleyebiliriz.

Coğrafi faktör: Genel olarak aldığımızda, değişik Türk boylarının, birbirinin coğrafi uzantısı olan Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, İdiİ-Ural, Iran, Orta Asya, Kuzey Afganistan ve Batı Çin’de yoğun bir şekilde bulunduklarını yukarıda belirtmiştik. Bu coğrafi bölgelerde yerleşen devletler arasında ideolojik rejim farklılıkları olmakla birlikte, tarihi akış içinde bunun o kadar mühim olmadığı anlaşılır. Diğer bir ifade ile, Türkler dünyanın çok mühim stratejik bir coğrafi kuşağında yaşarlar.

Tarihi faktör: Yukarıda belirttiğimiz coğrafi bölgeler, Türkler’in at koşturduğu ve imparatorluklar, devletler, beylikler kurdukları sahalar olmuştur. Bu bölgelerden Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Oğuzlar, Peçenekler, Kıpçaklar geçmişler, buralarda Altın Ordu, Selçuklu, Timurlu ve Osmanlı imparatorIuklara şan ve şerefle hükmetmişlerdi. Timur İmparatorluğu’nun sınırları Ankara’dan Delhi’ye ve Kaşgar’a, Selçuklu İmparatorluğu’nun Batı Anadolu’dan Sır Derya’ya, Türk-Moğol İmparatorluğu ‘nun Polonya’dan Suriye’ye ve hatta Pasifik’e uzanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise üç kıtaya yayılmıştı. Bu devirde değişik Türk boyları arasında mal, fikir ve kültür mübadelesi çok sıkı idi.

Dil faktörü: Türk soyuna mensup toplulukları bugün birbirine en yakın kılan faktör, belki de dillerin birbirine r,ok yakın olmasıdır. Tabii ki, değişik boyları ile anlaşmamız değişik seviyelerde olmaktadır ve bazılarını hemen hemen hiç anlayamamaktayız.Ancak bazıları ile daha kolay anlaşmaktayız. Bu da dillerimizin aynı kökten, yani Ana Türkçe’den yayılmış olduğunu göstermektedir. Dünyada belki de hiçbir soyun milletleri bizler kadar birbirleriyle anlaşabilme şansına sahip değildirler. Ancak bu anlaşmanın f genelde asgari seviyede olduğunu da vurgulamamız gerekmektedir. Söz konusu problem, asırlar boyu aramızda süregelen kopukluk ve her Türk lehçe veya şivesinin kendi içinde gelişmesi ve zenginleşmesinden kaynaklanmaktadır.

Kültürel faktör: Bilhassa geçmişimizde, hepimiz için hala ortak olan bir hayli eser meydana getirilmiştir.

Ahmed Yesevi, Ibni Sina, Dede Korkut, Köroğlu, Fuzuli, Nasreddin Hoca ortak değerler ve kavramlar olarak yaşamaktadırlar. Buna benzer örnekleri kolaylıkla artırmamız mümkündür. Bu da, geçmişimizde bugüne nazaran daha fazla kültürel ortaklıklarımızın olduğunu ispatlamaktadır.

Din faktörü: Türkler’in büyük çoğunluğu X. ve XI. yüzyıllarda, bazıları daha sonra, İslamiyeti kabul etmişlerdir. Bu yeni din, onlarda yeni örf ve adetlerin gelişmesine, yeni bir dini edebiyatın doğmasına sebep olmuş ve zamanın akışı içinde ortak manevi değerlerin oluşmasına hizmet etmiştir. İslamiyet, Türkler’in yabancı müstevlilerin içinde erimelerine de mani olmuştur.

Yukarıda sayılan bütün bu faktörler, değişik Türk topluluklarını, aralarındaki mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, birbirlerine yakınlaştırmada mühim rol oynamaktadır. Ortak faktörlerin çok olması, diğer soylarda örneği görülmeyen bir dayanışmayı sağlayacaktır. Ancak bunun bütün Türkler ‘e anlatılması gerekmektedir.

Rejim ve ülke farklIlıkları

Yeryüzünde değişik adlarla bilinen ve nüfus toplamı 150 milyonu aşan Türk topluluklarını birleştiren bu faktörlerin yanısıra, son zamanlarda sıklaşan temaslarımız neticesinde, bazı farklılıklanmız olduğunu da fark etmeye başladık. Birtakım önyargılarla hareket ederek, gereksiz tatsızlık ve incinmelere yol açmamak için, bunları da bilmek ve dikkate almak zorundayız. Yanlış yorumlarla hasıl olacak kırgınlıklar, ancak düşmanlarımızın işine yarar.

Coğrafi olarak, Türk topluluklarını batıdan doğuya doğru incelediğimizde, ekserisinin sosyalist rejimli ülkelerde yaşadıklarını görürüz. (Eski) Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan’da 1945 ‘ten 1990 sonuna kadar, (eski) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde 1920’den 1991’in sonuna kadar ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise 1945 ‘ten bugüne kadar tek parti hakimiyetine dayanan sosyalist rejimler mevcuttu. Türkler’in yoğun olduğu İran İslam Cumhuriyeti, Afganistan, Suriye ve Irak’ta da diğer totaliter rejimler bulunmaktadır. Kısaca, Türk topluluklarının büyük çoğunluğu, çok uzun yıllar demokrasinin nimetlerinden yararlanamamışlardır. Bu da onların fikir, duygu-düşünce yapılarının, yaşayış tarzlarının, dünya görüşlerinin, devletle olan münasebetlerinin ve hatta çalışma anlayışlarının bizlerden çok farklı gelişmesine sebep olmuştur.

Alfabe, dil, edebiyat farklılıkları

Bilindiği üzere Türkler, tarihlerinde sırasıyla Göktürk, Uygur ve Arap harflerini kullanmışlardır. Bugün ise, Türk dünyasında genelde üç değişik alfabe kullanılmaktadır: Latin, Kril (yani Rus) ve Arap harfleri…

Latin harfleri, Türkiye ve onun doğrudan doğruya kültürel etkisinin bulunduğu Balkan Türkleri tarafından kullanılırken, eski Sovyetler Birliği’ndeki Türk toplulukları, Rus alfabesi esasına dayanan Kril harflerini kullanmak zorunda bırakılmışlardır. Arap harflerine gelince, Arap (ve İran) ülkelerinde ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayanlar kullanmaktadır. Başka bir ifade ile, bizler onların eserlerini, onlar da bizim eserlerimizi okumaktan malirum edilmiş durumdayız.

Anlaşmamıza set çeken diğer bir husus, bu alfabe meselesinin dışında, yazılı edebiyatlarımızdır. Tarihin ilk dönemlerinde, yani hepimiz anayurdumuzda yaşarken, “Ana Türkçe” kullandığımızı tahmin etmekteyiz. Ancak tarihin akışı içinde birbirimizden uzaklaştıkça ve değişik siyasi yapılara kavuştukça, “Ana Türkçe” de ortadan kalkmış veya geniş çapta değişikliğe uğramış ve her Türk topluluğu kendine has değişik dil, lehçe veya şivelere sahip olmuştur. İşte, bu yeni dillerde yazılan eserleri anlamak, günümüzde hayli zorlaşmıştır. Her ne kadar ortak kelimeler mevcutsa da, bunların yazılış şekilleri değişmiş, benzer kavramlar için değişik kelimeler kullanılmaya başlanmıştır. Mesela, Orta Asya’da “teşekkür” yerine “rahmet” sözü kullanılmaktadır. Bunu ilk duyduğumuzda, kafamız karışmaktadır. Şu anda birbirimizin edebi eserlerini anlamamız için, onların Latin harflerine aktarılması kafi gelmemekte, çevirmemiz gerekmektedir.

Kültürel farklılıklar

Son üç çeyrek asırda Türkiye bilhassa eski SSCB’deki Türk topluluklar arasında hiçbir çeşit kült münasebet olmamıştır. Oradaki topluluklar, güçlü Rus kültürü ve dilinin etkisinde kalmışlardır. Opera, bale sanat dallarında bazıları dünya çapın şöhret kazanan sanatkarlara sahip muşlar, folklorda gıpta edilecek profesyonelliğe ulaşmışlardır. seviyeleri çok yüksek olup, okuma yazma bilmeyenleri yok denecek kadardır. Bununla birlikte, okuma seviye bizleri hayrete düşürecek kadar çoktur. En ufak Türk toplumuna mensup şair ve yazarların eserleri Türkiye ölçülerine göre çok yüksek tirajda basılmaktadır.Yemek kültüründe de bazı farklılıklara rastlamaktayız. Mesela hiç yenmeyen at eti çok makbuldür ve kısrak sütü “kımız”, milli içki durumundadır. Rusların etkisi ile alkol tüketimi de hayli yüksektir.

Siyasi konumdaki farklılıklar

Son yıllarda bağımsız Türk cumhuriyetlerinin sayısının artması, Türkiyemizin bu Türk toplulukları ile ilişkilerini milletlerarası hukuk açısından belirlemesini gerektirmiştir.

Birinci kategoride, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da halen yabancı ülkelerde yaşayan takriben 3 milyon Türk bulunmaktadır. Türkiye, bu vatandaşlarının hak hukuklarını kollamak ve onlara karşı yapılan adaletsizlikleri ilgili ülkeler nezdinde çözüme kavuşturmakla mükelleftir. Ikinci kategoride ise, ikili andlaşmalar çerçevesinde azınlık hakları garanti altına alınan Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türkler gelmektedir. Uçüncü kategoride, doğrudan doğruya siyasi ilişkiler kurduğumuz KKTC ile bağımsızlığını yeni kazanan beş Türk cumhuriyeti bulunmaktadır. Nihayet dördüncü kategoride, yoğun olarak Rusya Federasyonu (Tatar, Başkurt, Çuvaş v.b.), Ukrayna (Kırım Tatarları), Iran İslam Cumhuriyeti (Azeri, Kaşgay, Afşar vb.). Çin Halk Cumhuriyeti (Uygur, Kazak v.b.) ve Afganistan, İrak, Suriye gibi Arap ülkelerinde bulunan, kendileri ile herhangi resmi ilişkiye giremediğimiz, haklarını hiçbir şekilde kollayamadığımız Türk toplulukları yer almaktadır.

Yeryüzünde ne kadar Türk var?

Dünyadaki soydaşlarımızın kesin nüfusunu belirlemek, olağanüstü zor ve belki de imkansız bir iştir. Sosyalist ve totaliter rejimli ülkelerde yaşayanların sayılarını gösteren resmi verilere şüphe ile bakma eğilimi oldukça güçlüdür. Ancak elimizde başka veriler olmadığından ve bu ülkelerin de kendi ekonomik, sosyal ve siyasi planlamaları için aşağı yukarı gerçekçi rakamlara muhtaç olduklarını da göz önünde tutarak, mevcut verilere göre tahminler yapmak durumundayız. Buna göre, kabaca bir hesapla yeryüzündeki Türk topluluklannın toplam nüfusunu en az 140 ve en fazla 160 milyon olarak tahmin ediyoruz:

1994 yılına göre Türk topluluklarının tahmini nüfusu:

Bağımsız Devletler Topluluğu 53.500.000

Türkiye Cumhuriyeti 50.000.000
Iran Ishim Cumhuriyeti 18.000.000
Çin Halk Cumhuriyeti 10.000.000
TC. vatandaşları (yurtdışı) 2.500.000
Afganistan 2.500.000
Bulgaristan 1.200.000
İrak . 1.000.000
Balk. ülk. (Bulg. hariç) : 390.000
Diğer ülkeler 450.000
KKTC 200.000
TOPLAM :139.640.000

Bazı yazar ve düşünürlerimiz, dünya Türklüğü’nün nüfusunu 200 milyon, hatta bazen daha fazla olarak verme eğilimindedirler. Ancak bu iddiaları ispatlamak hiçbir şekilde mümkün değildir. Dolayısıyla isbat edemeyeceğimiz veriler kullanmak, bizlere olan inancı sarsmaktan başka bir şey getirmeyecektir. Aslında 150 milyonluk bir rakam dahi, dünyada hatırı sayılır bir faktördür. Fakat bu nüfusun mütecanis olmadığını da unutmamız gerekir.

Şüphesiz, nüfus mühim bir faktör-dür. Ancak, güçlü bir topluluk olabilmek için, bu nüfusu destekleyecek bir hayli başka faktörün de birlikte bulunması gerekmektedir. Yine de herşeye rağmen, değişik Türk topluluklarının bazıları, bulundukları bölgelerde yoğun nüfusları sayesinde mühim bir siyasi ağırlık kazanmışlardır.

(Gelecek sayımızda, işte böyle mühim bir siyasi faktör olan Bağımsız Devletler Topluluğu’ndaki Türk topluluklarını ele alacağız).

Sömürgecilik. Panislamizm Işığında

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Kafkasya ve Türkistan’daki Türk devletleri ile ilgili araştırmaların artması sevindirici bir gelişmedir. Türkistan’la ilgili bugüne kadar hazırlanmış en mükemmel eser, yazarın da işaret ettiği gibi, Zeki Ve

lidi Togan’ın “Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi” olduğu halde, birincil kaynak durumundaki bu eser dahi ülkemizde yeteri kadar işlenememiş ve geçen zaman içerisinde yeterli araştırmalar yapılamamıştır. Dr. Yalçınkaya’nın bu eseri, son yıllarda yapılmış olan diğer çalışmalarla birlikte konunun önemine işaret etmektedir.

Türkistan ve Kafkaslar’ı konu alan araştırmaların, ele alınan konunun hususiyeti ile birlikte 19. yüzyılın sömürge politikalarını ihmal etmemesi gerektiği, eserin en mühim sonuçlarındandır. Eser, konu ile ilgilenmek isteyenlere, başvurulması gereken evrak ve kitaplarla ilgili zengin adresler vermektedir.

Giriş kısmında, kitabın genel planı ve muhtevası verilmektedir. Birinci Bölüm’de ‘Türkistan Terimi, Coğrafi ve Siyasi Sınırları”nı işleyen yazar, ‘Türkistan” yerine, 1917 İhtilali’nden sonra “Orta Asya” isminin kullanılmasının arkasındaki sömürgeci zihniyet temeline dayalı siyasi sebepleri anlatır.

İkinci ve Üçüncü Bölümler’de, ‘Başlangıçtan İtibaren Türkistan Tarihi” ile 1 860’larda “Türkistan İşgali’n in Tamamlanması” ele alınır. Bu bölümün sonunda yer alan, Karl Marks’ın EK l’de (ss. 104-110) tercüme edilmiş olan “Rusya’nın Borcu” adlı makalesi, Rusya’nın Türkistan işgalini izah eden son derece önemli bir metindir. Türkistan ve diğer bölge ülkeleri konusunda çalışanların bu makale ile birlikte, bu makaledeki iddialan destekleyen ve EK V’de tercümesi verilen (ss. 333-374) İngiltere Avam Kamarası’nda Türkistan’ın işgali ile alakalı oturum zabıtlannı, bilhassa Disraeli ile diğer iktidar ve muhalefet mensuplarının açıklamalarını mutlaka dikkate alması gerekmektedir.

Işte bunlardan birkaçı:

“~Rusya’nın Himalaya önlerine kadar gelmesinde bir problem yoktur. Onlar Rusya’yı medeni bir devlet olarak görürler ve Türkistan’ın Rusya tarafından işgal edilmesini iyi bir gelişme olarak karşı lanam… ‘~ (Cochrane)

“Rus imparatorluğunun, Asya’da, normal seyri içindeki gelişmesini kıskan çlıkla karşılamamız için bir sebep yoktur St. James ve St. Petersburg heyetlerinin aralarındaki diyalog, hiç bir zaman şimdikinden daha iyi olmamıştır Şimdi, Rusya%ın Orta Asya’daki nüfı2zunun artmasına tehlike nazarımızla bakmaksızın, ben, Ingiltere nin Hindistan’ı zapt etmemesi için düşünülebilecek sebeplerden daha farklı bir sebebin, Rusya’nın Türkistan’ı zaptetmemesi için olmadığı kanaatindeyim. Sadece şunu arzu ederim ki Hindistan halkının, bizim tarafımızdan fethedildiği için bundan kazançlı çıkmaları gibi, Tatam ülkesi ve halkı da, Rusya tarafından fethedildikleri için bundan istiföde ederler…” (Disraeli)

Asya’da doğuya ve kuzeye gidecek olan Rus medeniyeti ve ticaretinin genişlemesini bizim imkanımız döh ilin-de olan her vasıtayla selam lamak ve teşvik etmek mecburiyetindeyiz..” (Havelock)

Daha sonraki bölümlerde, Rusya’nın işgal sonrası politikalarını ele alan yazar, sömürgecilik-panislamizmpantürkiz~ münasebetleni çerçevesinde, Rusya’nın bölgede varlığına süreklilik kazandırdığını ortaya koyar. Yazarın, Togan’dan naklettiği şu cümle, Çarlık rejiminin yıkılmasından sonraki döneme ait olup, pan harekefleni konusunun önemini ortaya koyar: “… Türkistan, Kazak ve Başkurt siyasi merkezleri aynı gaye uğrunda çalışmak üzere, aynı şekilde kurulmuş oldu. Bunları tek bir resmi merkeze töbi kılmak yolundaki yegane mani de, Rusların “pantürkizm” ithamlarından sakın mak mecburiyeti idi.” Gerçekten de gerek Türkistan’ın gerekse diğer Orta Doğu veya İslam ülkelerinin işgali esnasında, Müslüman halkların her türlü hak arama mücadelesi, örgütlenmesi, yayın vb, faaliyetleri için emperyalist bir anlamı olan panislamizm veya pantürkizm suçlaması formülü zaman zaman gündeme getirilmiştir. Bu eserde, Türkistan’ın işgaline de ışık tutacak, “sömürgecı-«pan»lı suçlama” bağlantısı, sömürgecilenin bilinen sömürü ve kültür katliamı birlikte değerlendirilmektedir.

Eserde üzerinde durulan diğer bir husus, ise Rus işgali sonrasında, Türk halkları arasında meydana gelen bölünmelerdin. Gaspıralı Ismail Bey’in önderliğindeki Cedit hareketi ile, işgal altındaki Türk toplumunun Ceditçiler ve Kadimciler diye nasıl ikiye bölündüğü, enerjilenini ve mesailenini Rus sömürüsüne karşı kullanması gereken ulema, aydın ve toplumun diğer kesimlerinin nasıl birbirine düştüğü örnek olaylarla gözler önüne senilmektedin.

1 990’dan itibaren, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Türkistan ve diğer Türk halklarının siyasi, iktisadi ve kültürel yönleri, dünya ve Türkiye kamuoyunu daha fazla meşgul etmeye başlamıştır. ‘Yeni Dünya Düzeni!” içerisinde, başta petrol ve doğalgaz olmak üzere birçok ekonomik zenginlikleni ile önemli bir yer tutan Türkistan’a daha önce Rusya egemen durumdaydı. Bugünkü yapıyı daha iyi anlayabilmek için, Türkistan’ın en az bir veya iki asırlık tarihini iyi ele almak gerekiyor. Eser bu alanda önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’nun takdimiyle de okunlarının karşısına çıkan ve büyük bir emek ve mesamm ürünü olan bu kıymetli eseri tüm okunlanmıza ve araştırmacılara tavsiye ederiz.

TÜRKMEN TÜRKLERİ

Anlamı ve ortaya çıkışı konusunda farklı görüşlerin bulunduğu Türkmen adı, ilk olarak 10. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır. İslamkaynaklarına göre, Müslüman olan Oğuzlar, Müslüman olmayanOğuzlara Türkmen adını vermişlerdir[1]. Türkmen adı, Türk-manend >Türkmen “Türk’e benzer”, Türk men “ben Türküm”, Türk men “Türkinsanı”, Tyurkman, Tyurkban > Türkmen “Türkler’in yurdu”, Türkiman >Türkmen “İmanlı Türk”, Tirkeman > Türkmen “ok atıcı halk”,Türkmen”Türkler’in esası, hakiki Türk”, anlamlarında açıklanmıştır[2].Türkmenistan, Türkiye, İran, Suriye, Irak, Afganistan, Özbekis-tan,Tacikistan, Karakalpakistan ve Kuzey Kafkasya’da yaşamakta olanTürkmenler Sünnî Müslüman’dır[3]. Türkmen Türkleri’ne bellidönemlerde iç içe yaşadıklan Kıpçak ve Çağatay Türkleri de karışmışolma-sına ragmen, bu gün de eski Türkmen adet ve geleneklerini büyükölçüde sürdürmektedirler[4].Türkmenistan’daki Türk varlığı 5. yüzyılda Hunlar’ın bölgeyegir-mesiyle başlar. Türkmenistan, Arap, Moğol ve İran işgallerineuğramış olmasına rağmen Azerbaycan ve Anadolu’daki Türic hakimiyetine her za-man kaynaklık etmiştir[5]. Türkmenistan’ın yakın tarihi üzerinde çok büyük izler bırakan Ruslar,1881’deki Göktepe Savaşıyla bu ülkeye girmişlerdir. Uzun yıllar süren Çarlık hakimiyetinin sonunda 1917’de Bolşevikler’in Türknaenis-tan’dakontrolü ele geçirmesinin ardından, 27 Ekim 1924’te Türkmen SSC ilan edilmiştir. 70 yıla yaklaşan esaretin sonunda diğer Türk cumhuriyetleri ile birlikte 27 Ekim 1991’de Türkmenistan da bağımsızlığına kavuşmuştur. 1989 nüfus sayımına göre, Bağımsız Devletler Topluluğu’nda 2.537.000’i Türkmenistan’da olmak üzere toplam 2.718.297 Türkmen Türkü yaşamaktadır. Türkmenler, Türkmenistan’daki nüfusun % 68.4’ünü teşkil etmektedir. Özbekistan’da yaşayan 122.576 Türkmen, ülke nüfusunun % 0.6’sını, Karakalpakistan’da yaşayan 60.244 Türkmen, özerk cumhuriyetin nüfusunun % 5’ini, Tacikistan’da yaşayan 20.527 Türkmen, ülke nüfusunun % 0.4’ünü meydana getirmektedir. Bağımsız Devletler Topluluğu’nda son on yılda % 34’lük bir artış kaydeden Türkmenler’in % 93’ü Türkmenistan’da yaşamaktadır. Türkmenistan nüfusünun % 45’i şehirlerde, % 55’i köylerde ikamet eder. Ülkenin % 72’sini meydana getiren Karakum çölü yerleşime pek fazla uygun olmadığından kilometre kareye 7 kişi düşmektedir[6]. Buna rağmen Türkmenistan ekonomisi tarıma dayanır. Pamukçuluk, meyve yetiştiriciliği, buğday, mısır, arpa, tütün tarımı yapılır. Petrol, tabiî gaz, kükürt, kurşun belli başlı yeraltı zenginliklerindendir. Tekstil, makine, inşaat, elektronik, kimya endüstrisi gelişmiştir. Ruslar Türkmenistan’da 1928’den sonra İslam aleyhtarı faaliyetlere girişmişlerdir. 1979’da sadece dört cami ibadete açıktı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen tarikatların yaygın faaliyetleri, dinî ve millî adetlerin birbiriyle karışmış olması dinî duyguları ayakta tutmuştur[7]. J.C. Dewdney, bu gün dünyada 4 milyon Türkmen’in yaşadığını ve bunların 2 milyonunun Türkmenistan’da, 400.000’inin Afganistan’da 500.000’inin îran’da, 500.000’inin Irak’ta ve 300.000’inin Türkiye’de bulunduğunu iddia etmektedir[8]. Ancak bu rakamların Türkmenistan dışında kalan Türkmenler için farklı kaynaklarda değişik biçimlerde verilmiştir. Mehmet Saray ise, bu günkü Türkmen nüfusunu, Türkmenistan’da 3.000.000 civarında, İran’da 2.000.000, Afganistan ve diğer komşu ülkelerde 1.000.000 olmak üzere toplam: 6.000.000 olarak tahmin etmektedir[9]. Mehmet Saray’ın bu tahmininde Irak Türkmenleri ile ilgili her hangi bir değerlendirme bulunmamaktadır. Stavropol veya Kafkas Türkmenleri’nin nüfusu hakkında ise iki yazarın da her hangi bir görüşü yoktur. Marat Durdıev ve Şöhrat Kadırov, Stavropol’da 15.000, Dogu Türkistan’da 100.000,, Afganistan’da 360.000, İran’da 750.000, Suriye’de 60.000, Türkiye’de 140.000 Türkmen bulunduğunu tahmin etmektedirler. Dünyadaki Türkmenler’in BDT ülkelerindeki 1989 nüfus sayımı sonuçlarına ve diğer ülkelerdeki 1987 yılı rakamlarına göre toplam 5.152.000 olduğunu ileri sürmektedirler[10]. Türkmen Türkçesi, Oğuz grubu şîveler arasında önemli bir yere sahip olmasına rağmen, “Türkmenistan’da basılan kitapların çok azı bu şîveyle yayınlanmıştır. Türkmenistan’da kullanılan yazı dili, 1925’ten beri Türkmen – Yomut ağzına dayanmaktadır. Türkmen Türkleri de, diğer Türk toplulukları gibi önce ????, 1927-1928 yıllarından itibaren Lalin, 1937 yılından sonra da Kiril alfabesini kullandılar. Ancak son yıllarda görülen genel eğilim doğrultusunda Türkmenistan da 1992 yılında alınan bir kararla 1995 yılından başlamak üzere 33 harfli ortak Türk alfabesine göre düzenlenmiş 30 harfli Latin alfabesine geçilmiştir[11]. Türkmen Türkçesi’nin zengin sözlü kaynaklara dayanan hir cdehi-yat geçmişi vardır. Köroglu, Şusenem Garip, Leyla Mecnun. Yusup Züleyha. Zöhre Tahir, Aslı Kerem tanınmış destan ve halk hikayeleridir. Aynca masallar, ata sözleri, bilmeceler ve aydım denilen türküler oldukça canlı ve yaygındır. Bu edebî zenginlikler Kafkasya Türkmenleri arasında da bilinmektedir. Türkmen Tükçesi, Mahtımgulı (1730-1780)’nın şiirleri ile bir yazı dili haline gelmiştir. Mahtimgulı (~Mahtumkulu) meşhur Türkmen şairi Devlet Mehmed Azadî’nin oğludur. İlk bilgileri babasından almış; daha sonra ise Buhara ve Hive’de medrese öğrenimi görmüştür. Arapça’yı, Farsça’yı, klasik Çağatay Türkçesi’ni öğrenen Mahtımgulı, Nizamî, Sadi, Fuzülî, Nevayî gibi Türk ve Fars edebiyatlarının büyük şairlerini okumuş-tur. Bazı şiirlerinde Pıragî (

Kazan Tatar Türkleri

Tatar boy adı, ilk olarak Kültigin (Doğu 2.-3.st.) ve Bilge Kağan Yazıtları’nda diğer Türk boy adlarının yanında Otuz Tatar ve Tokuz Tatar şeklinde geçmektedir. Tatar Türkleri bu devirde Uygurlar’ın doğusunda yaşıyordu.

Tatar adı, Çin kaynaklarında 9. yüzyıldan sonra anılmaktadır. Edebiyatımızın en büyük şaheserlerinden olan Dede Korkut Hikayeleri’nde de Tatar boy adı geçmektedir. Bu kaynakların dışında, Kaabusname’de Tatarlar’ın dokuz Türk kavminden biri olarak gösterildiği, Divanü Lügati’t-Türk’te Türk kavimleri arasında Tatarlar’ın da sayıldığı, Tarih-i Fahreddin Mübarekşah’taki Türk kavimlerine ait listede Tatar isminin de bulunduğu görülmektedir. Tatar adı çeşitli kaynaklarda dağ kişisi, tatar, barbar, vahşi, okçu halk, put (ongun), defter, su Moğolu, Yabancı gibi anlamlarda açıklanmıştır.

Yakın döneme kadar Ruslar, Avrupa Rusyasında yaşayan bütün Türk soylu Müslümanlara, batılı yazar ve araştırmacılar ise Türkistan ve Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Türklere Tatar demişlerdir Osmanlı Devleti’nde Tatar adı, 16. yüzyıldan itibaren Kuzey Türkleri için kullanılmıştır. İslam Dünyası’nda ilk zamanlarda Tatar sözüyle Moğollar kastedilmekteydi. Arap tarihçilerden İbnül Esir, İbn Kesir, İbn Haldun (Cengiz Han ve ordusu için Tatar sözünü kullanmışlardır. Bu alışkanlığın etkisiyle günümüz Arap araştırmacıları da Tatar sözünü Moğol yerine kullanmaktadırlar.

Moğol ordularının büyük zaferler kazandığı ve bütün dünyayı sarstığı devirlerde, Moğol askeri gücü içinde Türkler’in özellikle Kıpçak Türkleri’nin çok büyük bir ağırlığı vardı. Türkler’in önemli bir yer işgal ettiği bu Moğol orduları 13. yüzyılda Rusya’yı baştan başa işgal etti. Böylece Türkler Moğollarla birlikte bu topraklara yerleşti. Bu geniş alanın Cengiz’in soyundan gelenler arasında bölüşülmesi sırasında büyük oğlu Cuci’ye verilen Doğu Avrupa topraklarına dahil olan İdil-Ural sahasında ve Karadeniz’in kuzeyinde bulunan bölgede Cuci’nin oğlu Batu Han’ın hükümdarlığında Altın Ordu Devleti kuruldu. Batu Han’dan sonra 1250’de tahta Müslüman olan kardeşi Berke geçti ve Bereke adını aldı. Bereke, Altın Ordu Devleti’nde İslamiyet’i resmi din haline getirdi ve Selçuklu Hanedanı’ndan bir hanımla evlendi. Bu evlilikten doğan oğlu İzzedin’e Solhat ve Sudak şehirleri ile yöresinin idaresini verdi. İzzeddin annesinin teşvikiyle Anadolu’dan binlerce Müslüman Türk getirerek bunları Kırım’a yerleştirdi. Altın Ordu Devleti’nin Moğol ağırlıklı üst yönetimi halk arasında giderek çoğalan Türk varlığı karşısında direnemedi ve Türkleşmeye başladı. Böylece Altın Ordu, 14. yüzyılda tamamıyla bir Türk devleti haline geldi. 1396’da Altın Ordu Hanı Toktamış, Timur’a yenilince devleti parçalandı ve ortaya Kazan, Kırım, Astrahan, Kasım hanlıkları çıktı. Bu hanlıklar artık Türk asıllı ve Türkleşmiş topluluklardan meydana geliyordu.

Bu dönemden itibaren Tatar adı, kavmi, ırki veya soyla ilgili bir mensubiyet ifadesi olmaktan çıktı ve Türk-Moğol İmparatorluğu’nun varisi olan bu hanlıkların tebası olanlar için kullanılan bir siyasi terim haline gelmeye, yani tarihi vatandaşlık bağı bildiren bir söz olarak kullanılmaya başladı. Türkistan’daki Türkler’e başlarındaki hanlardan dolayı Özbek, son Altın Ordu Hanı Toktamış’a ayaklanıp onunla savaşan tümen beyi Nogay’ın buyruğu altındakilere de Nogay denildi. Böylece Tatar adı Moğollarla ilgili bir söz olmaktan tamamen çıktı ve Cengiz’in kurduğu Türk-Moğol İmparatorluğu’nun varisi olan, Altın Ordu Devleti ve bu devletin dağılmasından sonra kurulan hanlıkların idaresinde yaşayan Türkler ve Türkleşmiş topluluklar için kullanılmaya başladı.

Başlangıçta bu şekilde ortaya çıkan bir siyasi mensubiyet ifadesi olan Tatar adı, 20. yüzyılın başlarında milliyet anlayışı kuvvetlenince Rusya’nın hakimiyeti altında yaşayan Türkler arasında bir milliyet ifadesi gibi kullanılmak üzere yeniden gündeme geldi. Bugün kendilerine Tatar diyen topluluklar, bu adla milliyetlerini veya etnik köklerini değil, tarihten gelen bir ortak siyasi kimliği ifade etmektedirler. Bu sebeple 20. yüzyılda Tatar adıyla anılan Türkler, Moğol veya Moğol asıllı değil, ataları Moğol idaresinde yaşamış ve zamanla Moğolları da Türkleştirmiş Türkler’dir. Kazan Türkleri soy olarak Bulgar Türkleri’ne dayanmaktadır. Ancak 11. yüzyıldan itibaren Moğollardan çok önce bu bölgelere Kıpçak-Kuman Türkleri gelip yerleşmişler ve Bulgar Türkleri ile karışıp kaynaşarak bugünkü Tatar Türkleri’ni meydana getirmişlerdir.

Rus sömürgeciliğinin güçlü olarak hissedildiği dönemlerde Kazan ve Kırım Türkleri Tatar adlandırmasını tam olarak kabul etmemişlerdi. Bu ismin Ruslar tarafından verildiğini düşünerek Kazan Türkleri, Kazanlılar, Kırım Türkleri, Kırımlılar gibi ifadeleri daha çok kullanmaktaydılar. Ancak son yıllarda Tatar adının bu adla anılan Türk topluluklarınca da benimsendiği ve yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir.

Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinde yaşayan Tatar Türkleri’nin sayısı 1989 nüfus sayımına göre 6.641.588’dir. Bu nüfusun 1.765.404’ü Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde bulunmaktadır ve genel nüfusun %48.47’sini meydana getirmektedir. Tataristan, Kazan Tatar Türkleri’nin %25’inin yaşadığı bir ülkedir. Geri kalan Tatar Türkleri’nin 1.120.000’i Başkurdistan’da, 467.676’sı Özbekistan’da, 327.871’i Kazakistan’da, 86.789’u Ukrayna’da, 72.168’i Tacikistan’da, 70.068’i Kırgızistan’da, 39.243’ü Türkmenistan ‘da, 28.019’u Azerbaycan’da yaşamaktadır. Tatar Türkleri’nin geri kalanları ise Tataristan ve Başkurdistan’ın dışında kalan Rusya Federasyonu’na bağlı Türk, Fin ve Slav asıllıların yaşadığı değişik özerk cumhuriyetlerde ve Beyaz Rusya, Litvanya, Letonya, Estonya, Gürcistan, Moldovya gibi BDT ülkelerinde dağınık bir vaziyette ve küçük gruplar halinde yaşamaktadırlar. Kazan Tatar Türkleri’nin ana yurdu Tataristan’da Ruslar 1.575.404’e ulaşan nüfuslarıyla genel nüfusun %43.25’ini teşkil etmektedirler. Çuvaşlar ise 134.221 olan nüfusları ile genel nüfusun %3.68’ini meydana getirmektedirler. Yüzlerce yıldır devam eden asimilasyon, göçler ve sürgünler sebebiyle diğer Türk topluluklarına göre daha düşük bir nüfus artış oranına sahip olan Tatar Türkleri’nin bütün dünyadaki toplam nüfusunun 8-10 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Tataristan petrol, tabii gaz, kimya ve petro-kimya endüstrisi bakımından gelişmiştir. Tarım alanında da tahıl, keten, şeker pancarı ve sebze meyve yetiştiriciliği görülmektedir .

En erken Rus hakimiyetine giren Türk topluluklarından biri olan Kazan Tatar Türkleri, 1552’de Kazan Hanlığı’nın IV.İvanov tarafından ele geçirilmesi ile başlayan bir Ruslaştırmaya tabi tutulmuşlardır. Özellikle 1863-1905 yılları arasında Çarlık döneminde İlminskiy ile başlatılan bir Hıristiyanlaştırma hareketine maruz kalan Tatar Türkleri’nin en başta cami, medrese gibi dini ve milli eserleri yıkılıp yok edilmiş, ardından da ileri gelenler zorla veya menfaat karşılığı Hıristiyanlaştırılmışlardır. Her şeyin din ve ümmet esasına göre değerlendirildiği bir dönemde Hıristiyanlığı kabul etmek, milliyet olarak da Rusluğu seçmek anlamına geliyordu, Ruslar, Kazan Tatar Türkleri’ni Hıristiyanlığa ve Rus kimliğine alıştırmak için, soy i,simlerinin sonuna -ev, -ov, -ski gibi Rusça ekler getirmişlerdir, Şehirleşmenin yüksek olduğu Tataristan’da çocuklar kreşlerde büyümekteydi. Bu çocuklar daha kreşe gittikleri yıllarda Rusça ile tanıştırılmıştır. Bu uygulamaların sonunda 200.000 Tatar Türkü Hıristiyanlaştırılmış, ancak bunların çoğu 1905’ten sonra yeniden İslamiyet’e geçmiştir. Bunda şüphesiz zengin Kazan Türk-İslam kültürünün, İslami eğitimin ve çok yönlü yayınların etkisi olmuştur.

1926 nüfus sayımına göre Sovyetler Birliği’nde 100.000’in üstünde Tatar Türkü Hıristiyan olarak kalmıştır. Bunlara Kreşin (Krıyaşen) adı verilmektedir. Kreşinler, Tatar Türkçesi’ni kullanmaya devam etmektedirler. Dünyaca tanınmış yazar Turganief ve Sibiryalı Katanov Kreşinler’in arasında yetişmiş meşhur iki isimdir.

Kazan Tatar Türkleri için Ruslaştırma uygulaması hiç bir dönemde kesintiye uğratılmadan devam ettirilmiştir. 1977-1978 öğretim yılından itibaren bütün okullarda Rusça mecburi ders haline getirilirken 1957 -1958 öğretim yılından beri ana dili dersleri seçmeli ders olarak okutulmaktadır. Tataristan dışında Tataristandakinden daha fazla Kazan Tatar Türkü bulunduğu halde Tataristan Özerk Cumhuriyeti haricinde Tatar Türkçesi ile eğitim veren okul açmak yasaktır Tataristanda ise Tatar Türkçesi ile yayınlanan kitap ve dergilerin sayısı ve tirajı yıldan Yıla düşürülmektedir.

Tataristan Türkleri, 1986 yılında başlayan Gorbaçov döneminin özgürlük ortamında kültürel ve siyasi özerklik, hatta bağımsızlık arayışı içine girdiler. Bu yolda faaliyet gösteren çok sayıda gizli açık teşkilat kuruldu. Özellikle 1988 yılı Ekiminde İlimler Akademisi ve Kazan Devlet Üniversitesi’ne mensup 800-900 kadar bilim adamının organize ettiği “Tatar İçtimai Üzeği” (Merkezi) kuruldu. Bu teşkilatın temel hedefi ekonomik, siyasi, dini ve kültürel bakımdan bağımsız bir Tataristan’ın kurulması, ülke dışındaki Tatarlarla yakınlaşmak ve Kırım Tatar Türklerinin ana vatanlarına dönmelerini sağlamaktır.

1 Şubat 1992’de Tataristan bağımsızlığını ilan etmiş, 12 Haziran 1991 ‘de oyların %70’ini alarak başkan seçilen Mintimer Şamayev Rusya’ya ikili anlaşma yapmayı teklif etmiş, bu tavrını hayata geçirmek için de Moskova’nın savunma, iletişim ve ulaşım fonksiyonlarını finanse etme dışında kalan imtiyazlarını kaldırarak ülkesinin mali bağımsızlığını sağlamıştır. Şamayev, self-determinasyon (kendi geleceğini kararlaştırma) hakkının tanınması ve ortaklık statüsünü alabilmek için halkı 1993 yılındaki Rusya anayasa referandumunu boykota çağırmıştır. Rusya bu gelişmeleri petrol boru hattını kapatma tehdidi ile durdurmaya çalışmaktadır.

Kazan Tatar Türkleri oldukça gelişmiş ve sosyalleşmiş bir topluluktur. Nüfusun üçte ikisi şehirlerde, üçte biri köylerde oturur. Eğitim Rusça ve Tatar Türkçesi ile yapılır. Tatar Türkçesi’ni ana dili olarak kabul edenlerin oranı 1959’da %92.1, 1979’da %85.9, 1989’da ise % 83.7’de olarak tespit edilmiştir. Tatar Türkleri arasında Rusça yanında diğer bazı diller ve Türk şivelerini bilenlerin oranı oldukça yüksektir.

Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde okuma-yazma bilmeyen yoktur. Kazan Tatar Türkleri İslamiyet’i en iyi şekilde koruyan ve ilahiyat eğitiminin en yüksek olduğu Türk topluluklarındandır. Eski SSCB’de Kazan Tatar Türkçesiyle yayınlanan kitapların sayısı 5.218.000’dir. Ayrıca 11 dergi ve 83 gazete yayınlanmaktadır.

Bugün böylesine zengin ve hareketli bir kültür ve edebiyat hayatına sahip olan Kazan Türkleri, mirasçıları oldukları Bulgar ve Kıpçak Türkleri’nden gelen güçlü ve yaygın bir kültür ve edebiyat geçmişine dayanmaktadırlar.

İdil Bulgarları, Türkçe’nin iki büyük dil grubundan, bu günkü Çuvaş Türkleri’nin devam ettirdikleri r-l grubuna dahildirler. Ancak 920 yılında Bulgar hanı Almas Silki’nin halkıyla birlikte İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte Bulgar Türkleri Arap alfabesini almışlar ve böylece z-ş grubuna geçmişlerdir. Zengin bir kültür hayatı bulunan İdil Bulgar Türkleri’nden günümüze kalan kitabeler, İdil Bulgar Türkçesi, Tatar Türkçesi ve Arapça olarak yazılmış mezar taşlarıdır.

Bu günkü Kazan Tatar Türkçesi’nin üç ayrı ağzı bulunmaktadır:

I) Merkez ağzı: Tataristan’da 1.800.000’e yakın insan tarafından konuşulmaktadır.

II) Batı veya Mişer ağzı: İdil yakınlarında ve Gorki, Tambov, Voronez, Ryazan, Penza, Kuybışev, Saratov ve Orenburg’da kullanılır.

III) Doğu ağzı: Batı Sibirya’da 320.000’e yakın insan tarafından konuşulmaktadır. Bunlar Baraba, Tomsk, Tümen, İşim, Yalutorovski, Tobol, Tara Tatar Türkleridir.

Bunlardan başka karışık bazı ağızlar da vardır:

I) Astrahan ağzı: Yaklaşık 45.000 kişi konuşur.

II) Kasımov ağzı: Kasımov bölgesinde 5.000 kişi konuşur.

III) Tipter ağzı: Perm, Grazov ve Başkurdistan’da yaklaşık 300.000 kişi konuşur.

IV) Ural ağzı: Yukarı Ural bölgesinde yaklaşık 110.000 Kreşin tarafından konuşulur.

Merkez ağzına dayanan Kazan Tatar Türkçesi yazı dili, Kazan Tatarları’nın daha önce kullandıkları Uygur Türkçesi ve onu takip eden Çağatay Türkçesi’nin yerine ihdas edildi. Bu sebeple bu iki tarihi Türk şivesinden önemli unsurlar taşır.

Kazan Tatar Türkleri’nin Nogay, Kırım Tatar, Sibirya Türkleri ile ortak olan Edige Mirza (öl. 1419) etrafında şekillenmiş Edige, Kırım Türkleri’nde de varyantları olan Çora-batır ve Koplandı-batır, Kırım Tatar ve Türkistan Türkleri’nde de yaşayan Boz-Yiğit destanları bulunmaktadır.

Kazan Tatar Türkleri, kuzeyde yaşayan Kıpçak (Kuman) Türkleri’nin “Codex Cumanicus” (1304) adlı sözlüğünün ve güneyde Mısır’da eser veren Memlük Kıpçak Türkleri’nin Arapça-Türkçe sözlüklerinin ve gramer kitaplarının da tarihi mirasçılarıdır.

Bu tarihi zenginliğe Karahanlı Türkçesiyle başlamış, Çağatay Türkçesiyle devam etmiş olan ortak Türkistan Edebiyatı ve Osmanlı Edebiyatı da karışmıştır. Altın Ordu ve Harezm sahalarında ortaya çıkan ve karışık şive özellikleri gösteren Kerderli Mahmud’un “Nehcü’l-Feradis”, Kutb’un “Hüsrev ü Şirin”, Harezmi’nin “Muhabbetname”, Hüsam Katib’in “Destan-ı Cümcüme Sultan” ve Seyf-i Sarayi’nin “Gülistan Tercümesi” adlı eserleri Kazan Türk Edebiyatı’nın oluşumuna büyük katkılarda bulunmuştur. Altın Ordu, Kırım ve Kazan Hanlığı’ndan kalan yarlık ve bitikler de Kazan Tatar Türkçesi’nin eski yadigarlarındandır. Bu eserlerin büyük çoğunluğu Arap harfleri ile yazılmış olup Toktamış ve Temir Kutluk yazlıkları diğer eserlere göre Harezm-Kıpçak edebi diline daha yakın özellikler gösterir. Altın Ordu Devleti’nin son dönemlerinde ve Kırım’ın Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine girmesinden sonra yazılan bitik ve yarlıklarda Osmanlı Türkçesi’nin etkileri görülür.

Kazan’ın Rus egemenliğine girmesinden önce başlayıp daha sonra da devam eden edebi hayatı, Türkistan edebi dili ile ortak esaslara dayanan bir “Türki” yazı dili şekillendirir. Bu ortak dil ve kültür, 16.-17.-18. yüzyıllarda Avrupa etkisinden uzak olarak etkisini hissettirmiştir. Bu dönemde lirik, tasavvufi ve dini etkilerle verilen eserlerin yanında beşeri bir edebiyat anlayışı da görülür. Bu eserleri; yerli, Türkistan kökenli ve Osmanlı kökenli eserler olarak değerlendirebiliriz. 1507 -1508 tarihli Kur’an Tefsiri, yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen, fakat defalarca çoğaltılan “İman Şartı” (Şeraitü’l-lman), Kazanda, Türkistan’da ve İstanbul’da basılan ve okunan “Dualıklar”, “Falnameler”, “Yıldıznameler”, “Rüya Tabirleri”, “Divan-ı Hikmet”, “Şecere-i Türki”, “Muhammediye”, “Gazavatnameler”, “Menakıb-ı Seyyid Battal Gazi”, “Tutiname”, “Dasitan-ı Hatem-i Tay”, “Kırk Vezir Hikayesi”, “Letaif-i Hoca Nasreddin” ve İsmail Hakkı’nın “Marifetname” adlı eseri Kazan Tatar Türkleri’nin mahalli dil ve edebiyat özelliklerini Türkiye ve Türkistan Türkleri ile kaynaştıran kaynaklardır.

Kazan Tatar Türkleri arasında görülen matbaacılık faaliyetleri Kazan’ı ve İdil-Ural bölgesini önemli bir kültür merkezi haline getirmiştir. Kazan Tatar Türkleri 1711 ‘den itibaren Petersburg’da basım işlerini başlatmışlar, 1764 yılında Özel bir matbaanın kurulmasıyla basım faaliyetlerini daha da geliştirmişlerdir. Bu matbaada Fransızca’dan Türkçe’ye çevrilen “Türk Dili Grameri” ve “Türkçe Kıraat Kitabı” adlı iki eser 1766 yılında basılmıştır. İlk Türkçe telif eser, 1774’te Moskova’da basılan Sait Halfin’in 52 sayfalık “Tatar Tili Elifbası” adlı eseridir. II.Katerina’nın izniyle Petersburg’daki Asya Matbaası Rus Lisesi’nde başlayan Türk dili dersleri için kitap basmak üzere Kazan’a nakledilmiştir. Kazan’da basılan ilk eser 1811’de yayınlanan Heftiyek’tir. (Kuran-ı Kerim’in yedide biri). Bu matbaada Kuran-ı Kerim, Elifba (İman Şartı). Ahmediye, Muhammediye, Şecere-i Türki, Çingizname gibi çok sayıda eser basılmış, bu eserler sadece Kazan’da okunmamış, bütün Türkistan’a da yayılmıştır.

Yayın faaliyetlerini her şart altında sürdüren Kazan Türk aydınları matbaacılık işlerini Arap harfleri bırakıldıktan sonra da devam ettirmişlerdir. 1935 yılında çıkmaya başlayan Milli Bayrak gazetesi elle yazılarak çoğaltıldığından sıkıntılar yaşanmış, bunun üzerine Hüseyin Bilgisi’nin teşebbüsü ile bir matbaa kurulmuştur. Bu matbaada Berlin’de yayınlanan “Yana Milli Yu” dergisinde kullanılan harfler esas alınmıştır. Milli Bayrak gazetesi 8 Nisan 1938 yılından itibaren on yıl boyunca kendi matbaasında çıkmıştır. Bu matbaada gazete dışında Abdullah Battal’ın “Türk-Tatar Tarihi”, “Mevlid Kitabı”, “Tatar Elifbası”, “Zekat Hac Meseleleri” ve Abdullah Tukay’ın şiirleri yayınlanmıştır.

19. yüzyılda başlayıp 1917’deki Sovyet ihtilaline kadar devam eden ve Türkistan Türklüğünü de içine alan Ceditçilik Hareketi Kazanlı Türkler arasında da dil, din, eğitim ve edebiyat alanında derin izler bırakmıştır. Bu dönemde Abdünnasır Kursavi, Şehabeddin Mercani, Kayyum Nasiri, Musa Akyiğitzade, Abdullah Tukay, Fatih Kerimi, Yusuf Akçura, Ayaz İshaki, Sadri Maksudi, Alimcan İbrahim, Fatih Emirhan, Şerif Kemal gibi isimler; eserleri, fikirleri ve faaliyetleri ile sadece Kazan’da değil Türkiye dahil bütün Türk Dünyası’nda etkili olmuşlardır.

Bu kültürel zenginlik sebebiyle, Çuvaş Türkleri hariç bütün İdil-Ural Türkleri 19. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar, ortak Kazan Tatar Türkçesi’ni yazı dili olarak kullanmışlardır. Tatar Türkleri arasında baş gösteren aydınlanma hareketi ile Türkiye Türkleri arasında ortaya çıkan Tanzimatçılar ve Genç Osmanlılar hareketi ortaya çıkışları, fikirleri, ilkeleri ve beslendikleri kaynaklar bakımından büyük benzerlikler göstermektedir. Eserlerini önce Arapça sonra Türkçe yazan ve tarih konusundaki araştırmalarıyla Kazan Tatar Türkleri arasında milli şuuru güçlendiren Şehabeddin Mercani (1818-1889), Müstefadü’l-ahbar adlı eserinde Bulgar devri kaynaklarını sayarken adını andığı 20 kişiyi el-Bulgari (Bulgarlı), el-Sarayi, el-Kazani, el-Kırımi olarak belirtmiştir.

Şehabeddin Mercani, İbn Haldun’un tarih felsefesini benimsemiş, bu anlayışla Kazan Tatar Türkleri’nin tarihini incelemeye ve tarihçilik geleneğini kurmaya çalışmıştır. İdil Bulgar Türkleri’nin ve Kazan Tatar Türklerinin tarihi üzerine Türkçe olarak kaleme aldığı Radloff tarafından Rusça’ya çevrilmiştir. Asıl büyük eserleri ölümünden sonra yayınlanan Mercani kendinden sonra gelen pek çok yazar ve düşünürü derinden etkilemiştir.

Kayyum Nasiri ( 1824-1902) Kazan Tatar Türkleri için yeni bir yazı dili ve edebiyat oluşturma çabası içine girmiştir. Bu edebiyat dilinin kaynağının halk dili olması gerektiğini düşünmüş ve bu düşüncesini kuvvetlendirmek için folklor ve halk edebiyatı metinleri derlemeye girişmiştir. “Kırk Bakça”, “Fevahihü’l-cülesa” adlı eserlerini bu derlemelerden meydana getirmiştir. Dilin gramer kısmıyla ilgili olarak “Unmuzec” (Örnek) ve “Kavaidü’l-Kitabet” adlı eserlerini, sözlük olarak “Lehçe-i Tatari” adlı eserini yazmıştır. “Kazan Kalendarı” adıyla bir salname hazırlamış ve Arapça veya Osmanlı Türkçesi ile yazılmış bazı eserleri oluşturmaya çalıştığı yeni yazı diline çevirerek yayınlamıştır. Kayyum Nasiri’nin takipçilerinden olan Hadi Maksudi onun etkisiyle yeni usule göre alfabe, “Türki” (Türkçe) gramerler ve okul kitapları yazmıştır.

1887 yılında İstanbul’a gelen ve ömrünün sonuna kadar Türkiye’de kalan Musa Akyiğitzade, Kazan’da Türkiye Türkçesiyle kaleme aldığı “Hüsameddin Molla” adlı hikayesi ile Kazan Tatar Edebiyatı üzerinde etkili olmuştur.

Roman, hikaye, piyes, hatırat ve tarih türünden 50’ye yakın eser bırakan Ayaz İshaki, Kazan Tatar ağzını yazı dili haline getirmeye çalışmış, eserlerinde önce sosyalizmi ve eşitliği, ardından milliyetçiliği savunmuştur. Önceleri Rus narodniklerinin (halkçı) etkisinde kalarak eserlerinde sosyal konular işlemiş, ancak daha sonra didaktik bir ahlakçılık ve milli davaların savunulması yolunda eserler vermiştir. Ayaz İshaki’nin eserlerindeki tipler, hayattan seçilmiş zenginler, soylular, yoksul insanlar, imamlar, öğrenciler, aydınlar, Rus ordusunda, görevli Tatar subayları v.b.dir. Romanları: “Kelepuşçu Kız”, “İki Yüz Yıl Son İnkıraz”, Türkiye Türkçesi’ne de aktarılan “Öyge Taba”, tiyatroları: “Aldım-Birdim”, “Züleyha”, “Muallime”, “İki Ut Arasında”, “Janboyaviç”, “Hayat Yulında”, Hikayesi: “Taalümde Saadet”. Ayaz İshaki Kazan Tatar Türklerinin basın hayatında çok önemli bir yere sahiptir. 1913 yılında Petrograd’da “İL” gazetesini kurmuş , bu gazete 1914 yılında Moskova’da çıkmıştır. 1927’den sonra “Milli Yol”, 1930-1939 yılları arasında “Yana Milli Yol” dergilerini, 1935 yılından sonra Uzak Doğu’da Mukdem şehrinde yaşayan Tatar Türklerinin yayın organı olan “Milli Bayrak Gazetesini” çıkarmıştır. 1917 yılında Rusya Müslümanlarının Milli Hareketi’ne katılmış ve bazı resmi görevler üstlenmiştir. Sovyet ihtilalinden sonra mülteci olarak Avrupa’nın değişik merkezlerinde ve Türkiye’de bulunmuş, Türkiye’de ölmüştür.

Yüksek öğrenimini İstanbul’da tamamlayan Fatih Kerimi, “Cihangir Mahdum”, “Şagird Bilen İnstudent” , “Salih Baynın Üylenüvi” adlı hikayeleri ve Türkiye Türkçesiyle yazdığı “Avrupa’ya Seyahat” ve Kazan Tatar Türkçesiyle yazdığı “Kırım’a Seyahat” adlı iki seyahatnamesi bulunmaktadır. Eğitim konusunda yeni görüşleri savunan Ceditçiler, “Islah adıyla yeni bir dergi çıkardırlar. Bunlardan hikayeci , pedegog ve tenkitçi Fatih Emirhan , “Hayat” , “Kadirli Minutlar” , “Urılıkta” adlı romanları; “Yeşler” (Gençler) ve “Tigisizler” (Eşit Olmayanlar) adlı tiyatro eserleriyle tanındı.

Alimcan İbrahim ise hikayeleri ve edebi tenkitleri ile yazı dilinin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Kendi hayatından bölümler taşıyan “Zeki Şekirdin Medreseden Kovuluşu” ve “Yeş Yürkler” (Genç Yürekler) adlı romanlarının yanında “Tatar Şairleri” adlı tenkit eseri de bulunmaktadır.

Zahir Bigi, “Günah-ı Kebair”, “Güzel Kız Hadice” adlı hikayeleri ile hikayecilikte; Cemal Velidi, “Tatar Edebiyatının Barışı” (Seyri) adlı eseriyle edebi tenkitte tanınmıştır. “Çükiç”, “Kazan Muhbiri”, “Yultuz”, “Vakit” gibi gazete ve dergilerde şiir ve makaleleri yayınlanan Zarif Beşiri, 1905’ten 1917’ye kadar “Şura” dergisinde 15 günde bir yayınlanan Çuvaşlarla ilgili makaleleri ile tanınmıştır.

Kazan Tatar Türkleri’nin çok zengin bir tiyatro edebiyatı bulunmaktadır. Abdurrahman İlyasi, Ali Asgar Kemal, Kerim Tinçura, Muhammed Burangül, Ferit Yarulla piyesleri ile tanınan belli başlı yazarlardır.

Sovyetler döneminde, çok yaygın olan sanatta mahalli kaynaklara yönelme, halkın konuştuğu dili edebiyata hakim kılma düşünceleri, Türkleri önce ortak Çağatay Türkçesi’nden, ardından da Kazan Tatar Türkçesi yazı dilinden uzaklaştırmış; çok dar bir çevrede konuşulan ağızları yazı dili haline getirmiştir. Bu mahallilik cereyanları yanında, Puşkin, Kirilov, Lermontov, Tolstoy gibi Rus, Shakespeare, Goethe, Schiller gibi Batı, Genç Osmanlılar ve Tanzimatçılar gibi yenilikçi Osmanlı aydın ve sanatçılarının etkisiyle yeni bir edebiyat anlayışı teşekkül etmiştir.

Bu anlayışın yetiştirdiği Abdullah Tukay (1886-1913) sadece Kazan’da değil bütün Türk Dünyası’nda büyük etkiler bırakmıştır Büyük felaketler yaşayarak yoksulluk içinde büyüyen ve oldukça genç bir yaşla ölen Tukay, hem eski hem yeni usule göre eğitim veren okullarda iyi bir eğitim görmüş, Türkistan ve Osmanlı edebiyatlarından pek çok eser okumuş; bu arada Rus Edebiyatı’nı ve Batı edebiyatlarından bazı yazarları yakından takip etmiştir. İki cilt tutarındaki şiirlerinin yanı sıra fıkra ve siyasi makale de kaleme almıştır. “Fikir”, “Yultuz”, “El-İslah”, “Kuyaş”, “Turmış” gazeteleri ile “El-Asrü’l-Cedit”, “Terbiyetü’l-Etfal”, “An”, “Yeşin”, “Yalt Yult” ve “Mektep” dergilerinde yayınlanan şiir ve nesirleri 1907’den, 1917’ye kadar risaleler halinde 55 defa basılmıştır. Eserleri son olarak 1985 yılında toplu olarak 5 cilt halinde yayınlanmıştır. Abdullah Tukay’ın şiirleri Rusça’ya çevrilmiş; ayrıca Kırım, Kazak, Özbek, Kırgız, Başkurt, Uygur ve Çuvaş Türkçeleri’ne aktarılmıştır. Şiirlerinde aşk, millet ve milliyetçilik, hürriyet, din ve çocukların eğitimi gibi temalar işlemiştir. İlk eserlerinde İstanbul ağzı ile Çağatay Türkçesi arasında tereddütler geçirmiş, daha sonra Tatar konuşma diline yönelmiş ve bu ağzın yazı dili haline gelmesinde çok etkili olmuştur. Tukay şiirlerinde Batıya yönelik Türk Edebiyatı’ndan pek çok unsuru kullanmış, her şiirinde bir fikrin, bir mesajın ön plana çıkmasına gayret etmiştir. Dörtlük ve beyit nazım birimlerini kullanan Tukay, genellikle aruz ölçüsünü tercih etmiş, mesnevi kafiye dizilişini, zengin, tunç ve cinaslı kafiye türlerini kullanmıştır.

Abdullah Tukay’ın kaderi ile Kazan Tatar Türkleri’nin kaderi arasında öksüz kalan bir halkın öksüz yaşamış. bir şairi sözleri ile ilgi kurulmaktadır. Tukay , samimi hayali geniş, romantik-lirik bir şair olarak eserlerinde bambaşka bir hava yakalamış ve eserleriyle yepyeni bir çığır açmıştır.

Aynı dönemlerde ve daha sonraki yıllarda eser vermeye devam eden Mecit Gafuri, Necip Dumavi, Hadi Tektaş gibi isimler, kalemlerini Sovyet ideolojisinin başarılı olmasına adamışlardır. Ancak aynı yıllarda eser veren Derdmend gibi sanatçılar, bu tür ideolojik tercihlerden uzak kalarak saf şiiri aramaya koyuldular.

Tataristan Yazarlar Birliği’nin yayın organı “Kazan Utları” dergisinde şiirleri yayınlanan Ravil Feyzullin’in şiirlerinde felsefi bir derinlik, ince, zevkli ve sanat dolu bir anlatım görülür. Ayrıca, şimdiye kadar 20’den fazla şiir kitabı yayınlanan ve Abdullah Tukay ödülü alan Gerey Rehim, çocuklara yönelik şiirleri ile tanınan Refail Gaziyov ve Robert Minnullin son devir Tatar Türk şiirinin şairlerindendir.

Tataristan dışında yaşayan Tatar Türkleri çok sayıda gazete ve dergi çıkarmışlar ve önemli bilim, fikir, edebiyat ve devlet adamları yetiştirmişlerdir. “Üç Tarz-ı Siyaset”, “Türkçülük” gibi eserleri ve çıkardığı “Türk Yurdu” dergisiyle Türk fikir hayatında derin izler bırakan Yusuf Akçura, hukuk, dil ve tarih alanlarındaki bilgisi ve devlet adamlığı ile tanınan Sadri Maksudi Arsal Berlin dil okulunda yetişmiş ve Kutadgu Bilig, Atebetü’-l-Hakayık gibi Türkçe’nin önemli eserlerini pek çok Uygur harfli metni yayınlayarak Türkiye Türklük Bilimi araştırmalarının mimarı olmuş Reşid Rahmeti Arat, dil, tarih ve edebiyat alanındaki inceleme ve eserleri ile tanınan Abdullah Battal Taymas ömrünün son yıllarını Uzak Doğu’da geçiren yazar ve tiyatrocu Hüseyin Gahdüş ve Almanya’da yaşayan Minhac bunlardan bazılarıdır.

KIRIM TATAR TÜRKLERİ

Kırım Tatar Türkleri soy bakımından Saka, Bulgar ve Hazar Türkleri’ne dayandırılmaktadır. M.Ö. 7. yüz.yılda Kırım’ın bozkır kısmı Asya’dan gelmiş olan Saka Türkleri tararından iskan edilmiş, daha sonraki devirlerde de Bulgar ve Hazar Türkleri bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Önce Altın Ordu Devleti’ne bağlı olan ve daha sonra Osmanlı hâkimiyetine giren Kırını Hanlığı döneminde Kırım ve çevresi tam bir Türk bölgesi hâline gelmiştir. IX. yüz.yılda Osmanlı Devleti’nde merkezî otoritenin zayıflaması ve Rusların hızla yayılmaya haşlamaları sebebiyle Kırım Hanlığı Rus hâkimiyetine girdi. Kırım’ın işgalinin ilk yıllarından itibaren Kırım Tatar Türkleri. Anadolu’ya ve o dönemde tamamına yakını Türk hâkimiyeti allında bulunan Balkanlar’a göçmeye başladılar, ilk göç dalgasında 300.000 kişi göç etmiş: hu sayı 19. yüzyılda l milyonu, arkasından da l milyon 200 hini bulmuştur. Boşalan Türk köylerine Rus, Ukraynalı. Alman. Yahudi. Rum gibi değişik milletlerden insanlar yerleştirilmiş, böylece Türk ulusu genel nüfusun yarısına düşürülmüştür. Bu göçler, bir yandan Kırım’ın. Kafkaslar’ın ve Balkanlar’ın nüfus yapısını böylesine bozarken: öbür yandan Anadolu’nun Türkleşmesini olumlu yönde etkilemiş ve Türkiye’deki Millî Mücadele’ye büyük katkılar sağlamıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında, 1941 yılında Almanların Kırım’ı işgal etmesi üzerine. Alman işgaline uğrayan diğer demir perde ülkelerindeki milletler gibi Kırını Tatar Türkleri de Almanlarla Rusların arasında kaldı. Almanlar’ın savaşı kaybetmesinin ardından 1944 yılının Nisanında Kızılordu Kırım’a girince, Moskova, Kırım Tatar Türkleri’ni toptan Türkistan, Sibirya ve Urallar’a sürdü.

Sürgün sırasında Kırım Tatar Türkleri’nin yarısı hayatını kaybetti. Kınm’da Türklükle ilgili ne varsa hepsi yok edildi. Yerleşim merkezlerinin adı bile değiştirildi. 30 Temmuz 1945’te Kırım Özerk Cumhuriyeti resmen ortadan kaldırıldı ve Rusya’ya bağlı bir eyalet hâline getirildi; 1954 yılından sonra da Ukrayna’ya bağlandı. Uzun süren mücadelelerden sonra, Sovyetler Birliği Yüksek Prezidyumu 5 Eylül 1967’de Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Kırım Tatar Türkleri’nin sürülmelerinin haksız olduğunu bildiren bir kararname yayınladı.

Bu kararnameden sonra Özbekistan’da Taşkent’teki Nizamî Devlet Pedagoji Enstitüsü’nde bir Tatar Dili ve Edebiyatı Bölümü açıldı. Yine aynı kararnameden sonra 1968-1969 yıllarında 5-6 bin Kınm Tatar Türkü ana yurduna dönebildi. 1990’lı yıllarda Kırım’a dönen Türkler’in sayısı yüz bini bulmuştur. 1979 nüfus sayımına kadar sayılan hakkında bilgi verilmeyen Kırım Tatar Türkleri’nin nüfusu, 1989 nüfus sayımına göre 268.739’dur. Bu nüfusun ülkelere göre dağılımı şöyledir:

Nüfus %. Oran Ülke

188.365 51.08 Özbekistan

44.025 16.38 Ukrayna (Kırım)

21.465 7.98 Rusya Federasyonu

7.214 2.68 Tacikistan

3.169 1.17 Kazakistan

2.924 1.08 Kırgızistan

615 0.22 Gürcistan

545 0.20 Azerbaycan

417 0.15 Başka

268.739 100.00 Toplam

Kırım Ukrayna’ya bağlı olmasına rağmen bu bölgede yaşayan Ruslar’ın nüfusu genel nüfusun % 70’ini bulmaktadır. Ukraynalılar ise % 25 civarındadır. Bu nüfus durumu yüzünden son yıllarda Ukraynalılar ve Kırım’da yaşayan Ruslar arasında ciddi problemler yaşanmaktadır.

Kırım Tatar Türkleri Özbekistan’a sürüldükten sonra çıkardıkları tek gazete l Mayıs 1957’de yayınlanmaya başlayan Lenin Bayrağı ‘dır. 1957-1979 yıllan arasında Kırım Tatar Türkçesiyle 70’e yakın yazar ve şairin 137 ayrı eseri yayınlanmıştır. Bir başka tespite göre ise 1958-1967 yıllan arası çok sönük geçmiş, 1967-1983 yıllan arasındaki 17 yılda 172 eser 661.400 adet basılmıştır. Bu da yılda ortalama 10 eserin 38.906 adet basılması demektir. Halbuki sürgünden önce sadece 1940 yılında yılda 218 eser yayınlanmıştı. Ana dilde yayınlanan eserlerin sayısının bu kadar az olmasına rağmen resmî makamların ifâdesine göre 1970’li yıllarda sürgündeki Kırım Tatar Türkleri’nin % 70’i-80’i ana diliyle okuyup yazabiliyordu.

Kınm’da Mustafa Abdülcemil Kınmoğlu gibi bayraklaşan isimlerle büyük bir mücadele sürdürülmüş ve sonunda Gorbaçov yönetimine Kırım Tatar Türkleri’nin meselelerini incelemek üzere bir komisyonun kurulması kabul ettirilmiş, ardından konu Birleşmiş Milletler’in gündemine sokulmuştur.

Kırım Tatar Türkleri, bütün imkânsızlıklara rağmen millî varlık mücadelesini özerklik yolunda sürdürmekte, Ukrayna ve Rusya’nın Kırım’ı ilhak etme kavgasını Kınm Tatar Türklüğünü kendi vatanında kalıcı kılmak üzere dengelemeye çalışmaktadır. Kırım Tatar Millî Kurultayı 30 Haziran 1991’de aldığı kararla, üst tarafta altın tamgası bulunan, dön köşeli, gök mavi, eninin boyuna oranı 1/2 olan bayrağı millî bayrak: Numan Çelebi Cihan’ın Ant Etkenmen adlı şiirini millî marş olarak kabul etmiştir. Ayrıca bu toplantıda alınan bir kararla Latin esaslı ortak Türk alfabesine geçiş çalışmaları başlatılmıştır.

A. Samoyloviç, 1927’de yazdığı bir yazıda Tataristan ve Kırım ya/.ı dillerinin tek ve müşterek olduğunu belirtir. Kırım konuşma dilinin Türkiye Türkçesi’nin etkisiyle, Güney-batı (Oğuz) ve Kuzey-batı (Kıpçak) olmak ü/ere iki ağıza ayrıldığını ifâde eder[9]. Değişen şartların Kazan ve Kırım Tatar Türkçeleri arasındaki farkları artırdığı şüphesizdir.

Gerhard Doerfer ise Kırım ve Dobruea Tatar Türkçeleri’ne Karadeniz Tatarcası, Kırım ve Dobruea Nogay Türkçelerine de Karadeniz Nogaycası diyerek Kırım’da ve Dobruca’da konuşulan ağızların akrabalığına işaret eder.

Uğradıkları felâketlerle dil ve kültür bakımından böylesine zorluklar yaşayan Kırım Tatar Türkleri’nin çok zengin bir sözlü edebiyatları ve destan gelenekleri vardır. Çin, mâni, masal, atasözü gibi edebî mahsûller ve değişik varyantları Kazak, Özbek, Karakalpak, Nogay Türklcri’ndc de yaşayan zulme karşı çıkışı, doğruluk ve adalet temalarım anlatan Çora-ha-tır. Koplandı-batır. Esebay-hatır. Ediğe. Er-hırgın gibi epik destanlar ile sevgiyle mücadele azmini bütünleştiren Nar-kanuş. Kozı Körpeş Kayan Sulu. Roz-Yiğit gibi lirik-epik destanlar 1896 yılında Radloff. 1980 yılında Cafer Bekirov tarafından derlenmiş ve yayınlanmıştır. Kazan Talar ve Türkiye Türkleri vasıtasıyla Kırım Talar Türkleri’ne geçen İslâm! kaynaklı Yusuf ve Züleyha, Leyla ve Mecnûn. Seyyit Battal. Ahmetliye. Muhammediye. Kesik Bay, Yunus Emre ilahileri. Köroglıı. Âşık Garip. Aşık Kerem. Nasreddin Hoca diğer sözlü edebiyat zenginlikleridir. Zaten Kırım Tatar Türkleri, edebiyatın her alanında Kazan ve İstanbul kaynaklı eserlerin etkisi allında kalmışlardır.

Hanlık döneminde eserler veren Mengli Giray gibi Kırım Hanları ve diğer şairler Osmanlı şairlerini, bir ölçüde de Kazan Tatar Türk şairlerini örnek almışlardır. Mahallî ağız özellikleri ile verilen eserlerin sayısı oldukça azdır. Resmî yazışmalarda Osmanlı Türkçesi kullanılmıştır.

1783’te yaşanan Rus işgalinden sonra 1880 yılına kadar Ak Topraklar olarak bilinen Osmanlı topraklarına yönelik göçlerin yaşandığı dönemde Kırım Talar Türk Edebiyatı’nın bir suskunluk dönemine girdiği görülür. Bu döneme ait eserler, kaday olarak anılan âşıkların Osmanlı top raklarına yönelik göçleri anlattığı türkülerden ibarettir. Bunlardan İslemi’nin Kefe Destanı halk arasında yaygındır.

Tonguç gazetesini çıkararak gazetecilik konusunda tecrübe kaza-nan ve daha önce yazılığı Rus hâkimiyeti allında yaşayan Müslümanlarla ilgili makalelerini Rus.skoye Musulmantsvo (Rusya Müslümanlığı) adıyla Rusça olarak bastıran Gaspıralı İsmail Bey ile Türkçe. Arapça. Farsça ve Fransızca bilen Hasan Nuri 1883’te Tercüman adlı bir gazete çıkarmak için izin aldı.

Gazetenin Rusça adı Prevodçik’ li ve ilk sayılarında Rusça bölümleri daha önemliydi. Sonraki .sayılanla Türkçe bölümler genişledi ve daha önemli hâle geldi. INU() yılından sonra gazetede politika, eğilim-öğ-relim ve edebiyatla ilgili konular ağırlık ka/andı.

1905 İhtilâlinin ardından gazete Tercüman-ı Ahvâl-i Zaman adını aldı ve başlığa Dilde, fikirde. İşde Birlik sloganı yerleştirildi. Rusça bölümler tamamen terk edildi. Aynı dönemde hu değişmeleri takiben, eğilimde ve basımla kullanılmak üzere bir ortak dil oluşturma çabası içine girildi. Bu ortak dil. Kazan Tatar Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi’nin kaynaşmasından doğacaktı. Rusça. Arapça ve Farsça kelimelerin kullanılışı ise asgariye indirilecekti. Yaşayan Türk şîvelerinde kullanılan mahallî kelimeler, Türkçe’nin en iyi işlenmiş ağzı olan İstanbul ağzına uydurularak kullanılacaktı. İkinci büyük hedef ise “Dünya İslâm Kongresi” toplamaktı. Bu toplantıyla İslâm ülkelerinin eğitim yoluyla uyandırılması ve emperyalizme karşı birlik ve beraberliğin sağlanması düşünülüyordu.

Bu anlayışın hâkim kılındığı Tercüman; Kazan, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya’da yaşayan Türkler’in ortak sesi hâline geldi, tam 31 yıl yayınlanan Tercüman gazetesi, Osmanlı Devleti’nde de yakından takip edildi. 1880-1900 yılları arasında Ziya Gökalp, Şemseddin Sami, Necip Asım, Mehmet Emin gibi Türkçü aydınlar Tercüman gazetesinde ortaya konulan Türk Dünyası’nda dil ve kültür birliği düşüncesini savunmuşlardır.

Gaspıralı İsmail, Taşkent öğretmen okulu müdürü ve gazeteci Ostroumov gibi misyonerlerin dil ve kültür bakımından bölmeye ve Rus güdümüne sokmaya çalıştığı Türk Dünyası’nı Tercüman gazetesiyle ortak bir yazı diline, Usul-i Cedit okullarıyla da çağdaş bir eğitim anlayışına ulaştırmak istiyordu[16].

Tercüman gazetesi bu faaliyetlerinin yanında Kırım Tatar Türk Edebiyatı’nda da büyük ufuklar açmıştır. Bu gazetenin yazarları, Rus ve Doğu klasiklerini Kırımlılar’a tanıtmak amacıyla, Puşkin’in, Tolstoy’un, Turgenief in Çehov’un, Nevâyî’nin ve Nizamînin eserlerini tefrika etmişler, daha sonra da bunları kitaplaştırmalardır. 1905 ihtilâliden sonra esen hürriyet havası Kırım Tatar Türk Edebiyatı’nı da olumlu etkiler. Ruslar’ın Müslüman Türkleri Hıristiyanlaştırmak için yetiştirdikleri öğretmenler, Puşkin gibi Rus şairlerini örnek alarak, Kırım Tatar Türkçesiyle milliyetçiliği ön plana çıkaran şiirler yazdılar. İstanbul’da yetişen öğretmenler de Osmanlı Türkçesiyle aynı türde eserler verdiler. Halkın seviyesini yükseltmeye çalışan bir grup aydın, Tercüman’ ı bile yeterli bulmayıp Reşid Mediye’nin önderliğinde Vatan Hadimi adlı gazeteyi çıkardılar.

Kırım’da doğan ve İstanbul’da lise tahsili yaptıktan sonra Macaristan’da Dil ve Tarih Fakültesi’ni bitiren Bekir Cobanzâde (1893-1939), 1926’da Bakü’de toplanan I. Türkoloji Kongresi’nin hazırlanmasında büyük çabalar harcadı ve bu kongrede “Türk Lehçeleri Arasındaki Karşılıklı İlgiler” adlı tebliğini sundu. 1927 yılında ise “Sovyetler Birliği Yeni Alfabeler Merkez Komitesi”ne seçildi. Özbekistan Türk Edebiyatı’nın büyük şairi ve ceditçi fikir adamı Abdurrauf Fıtrat ve Türkistan’ın hürriyeti için mücadele veren Genç Buharalılar ile dostluk kurdu. Türkistan ve Anadolu sahalarında eserleri ve düşünceleri ile Türk diline hizmet veren Kaşgarlı Mahmud, Nevayı, Âşık Paşa ve Bergamalı Kadri’nin eserleri üzerinde çalıştı.

I. Dünya savaşının başlamasıyla Osmanlı-Kırım münasebetleri kesilince Abdullah Tukay’ın Kırım edebî çevreleri üzerinde uyandırdığı etkiyle Kazan Tatar Türkçesiyle eserler verildi. İlyas Boranganski kurduğu matbaada Abay’ın ve Gogol’un eserlerini Kırım Tatar Türkçesiyle yayınlayarak Kınm Tatar Türkleri arasında tanınmalarını sağladı.

1917 devriminden sonra yeni bir döneme giren Kınm Tatar Türk Edebiyatı, Ömer İpçi (1897-1955), Cafer Gafar (1898-1938), Abdullah Latifzâde gibi sanatçıların eserleri ve çalışmalarıyla Sovyet ideolojisine yakınlaşmasına rağmen, bütün bu yazar ve şairler Stalin’in zulmünden kurtulamayarak sürgünde veya suikastle öldürüldüler.

II. Dünya Savaşını ve daha sonraki acılan yaşayıp Kırım’dan kaçarak Londra’ya yerleşen Cengiz Dağcı Türkiye Türkçesiyle bu dönemin acılarını anlatan romanlar yazmaktadır. Son yıllarda Kırım’da çıkmaya başlayan Salgır dergisi, Kınm Tatar Türk kültürünün sözcüsü durumuna gelmiştir. Çağdaş Kınm Tatar Türk Edebiyatı’nın Önde gelen isimlerinden Eşref Şemizâde (1908-1978), 1965’te çıkan Kaval, 1968’de çıkan Togan Kaya adlı şiir kitaplarında millî birlik ve millî benlik konulannı işlemiştir. Bazı şiirleri bestelenen Şemizâde’nin edebî tenkitleri ve makaleleri de bulunmaktadır. Sözlerini Yusuf Bolat’ın yazdığı ve Yahya Şerafeddin ve llyas Bakşiş’in bestelediği Arzı Kız opereti Türkiye’de yayınlanmıştır.