Türk Kültür Tarihinde Spor

ÜLÜG

Vücut kültürü ile ilgili faaliyetlerin ilk izleri, Orta Asya’da yüksek bir kültür ve uygarlığın yaratıcıları olan uluslarda görüldüğü genel bir düşünceden öte, tarihî belgelerle kanıtlanmış bir gerçek olarak değerlendirilmektedir. Beden eğitimi ve spor kültürünün Orta Asya kökenine dayalı doğuş ve gelişme seyri, sportif teşkilâtlanmanın ve uluslararası karşılaşmaların ilk izlerinin de aynı kültür çevresinde aranması zorunluluğunu doğurmuştur. Bu anlamda, dinsel bir kökene de dayanan, “alp” ve “alplık” kavramları, coğrafyanın, ekonomik üretimin ve en önemlisi büyük imparatorluklara komşu olmanın sonucu olarak doğmuş, bize spor ve beden eğitimi etkinliklerinin de bu kavramlar çevresinde oluştuğunu göstermiştir. Alp ile alplık anlayışı, Türk toplulukları ile Türk devletlerinde, çok büyük bir yer tutmuştur. Ordu ve askerlik, bu anlayış ve inanış üzerine kurulmuştur. Devletin kuruluşu, devamı ile yükselişi de, yine bu anlayışa dayanırdı. Türk devletlerinin dayandığı tek güç, ordu ile alplık ve yiğitlik örgütlenmesidir. Elbetteki bu kavramlar fizikî bir birikimi ve onun ile ilgili beceri geliştirmeyi ifade ederdi. Ancak Hunlar ile Göktürk devletinden beri, alplığa bir de bilgelik özü ve karakteri katılmıştır. Yani bu yeni olgu ile bir bilgi birikimi ve onun sistematik düşünce kurgusu kasdedilmiştir. İnsanların ilkelden gelişkinliğe, fizikî güçten bilgi birikimine dayanan bir güce doğru evrildiği görülür. Aslında yalnızca Türk devletlerinde değil; dünya tarihinde yer almış olan bütün devletlerde de, hükümdarın yiğitlik ve savaşçılığın, en ön sırada yer almıştı. Ticaret ve bilim ile edebiyat hayatına atılan Uygur Türk topluluğunda ise, alplık ile yiğitlik, ikinci sıraya itilmişti. Buna rağmen Uygur yazılarında, yalnızca insanların değil, tanrıların da alplığına ayrı bir değer verilmişti. Yani alplık olgusu tarih sürecinde hep var olmuş, ancak içeriği zaman sürecinde evrime uğramıştır. İlkel toplumlarda sadece kahramanlıkla ve yiğitlikle sembolleşen güç kavramıyla kalmamış, onların ölümü üzerine kendisine tapılan, yarı tanrı noktasına ulaşmışlardır. Eski Dunhular’ın aynı şekilde öz yiğitlikleri ile ün yapan ak sakallılara tapındıkları bildirilmektedir ki, bu durumda Gumilev, Türkler’de “kahraman atalar kültü” (culte des heros) ne erişildiği kanaatine varmaktadır. Bilindiği üzere, eski Türkler’deki büyük ve kahraman ataların ruhlarının yaşadığı ve gömüldükleri yerler ve ruhların takdisi, Müslüman Türkler’de göreceğimiz gibi, evliyanın ve büyük şehitlerin mezar ve türbelerini ziyaret ve oralara dua (alkış), adak ve dilekte bulunma şeklinde varlığını sürdürmüştür. Öte yandan Kırgız-Kazaklar’da görülen ve steplerde taş yığınlarında meydana getirilen höyükler olup, gerçekte güçlü kahramanların mezarlarından ibaret olan “oba” larla ilgili kült de ölülere tapınma ve daha doğrusu atalar kültünün tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Issık Göl çevresinde, Hun hakanlarına ait olan ve “Kurgan” diye tabir edilen mezarlar bu konuyla ilgili önemli bir örnek olup yapısıyla gücü sembolize eder. “Oba kültü” ne Altay ve Yenisey Türkler’inde rastlanmakta olup, Moğollar’da da oldukça yaygındır. Klanın dayanışması, geçmiş ataların kahramanlarına tazimle de ilerletilmiştir. Atalar, genel olarak şu veya bu şekilde soyun devamı ile ilgili olarak düşünülmüştür; böylece onlara hediyeler verilmesi, insanlar ve onların çevresinin bereketini ilerletmenin bir aracı olarak görülmüştür. Kısmen varlığının daha sonraki döneminde ölmüş kimseye yardım etmesi ve kısmen de bir kimsenin kut’u onun vücuduna özgü kalmayıp, onun malına da nüfuz etmesi dolayısıyla ilkel insanlar arasında bazı şahsî eşya ve hediyeleri, ölüleriyle bırakmak yaygınlaştı. Alp olan kişi yalnızca bir savaş makinası değil; gelişmiş ve olgunlaşmış bir ruha da sahip olan, bir kişi demektir. Bunun için Göktürk yazıtları büyük Türk kağanlarından söz açarken “Alp Kağan imiş! Bilge Kağan imiş!” diye bu iki özü, yanyana tutuyorlardı. Gerek Göktürk yazıtlarında ve gerekse sonraki Türk belgelerinde, yalnızca alp kağan ünvanı ve tanıtmasına rastlanmıyordu. Alp kişinin yanında ve içinde, daha birçok özleri olmalıydı. Alp erenler sözünde de, erenlerin ruh ve heyecan yapıları, alp sözünü tamamlıyordu. Kaşgarlı Mahmud Türkler’in alp sözünü, Arapça “battal” sözüyle karşılıyordu. Bu sözün çoğulu da, “abdal” sözcüğü idi. Türkler’in kahramanlık hikâyelerinde Battal Gazi ile uç ordularında hizmet gören abdalların kazandıkları değer de, bu anlayışın köklerine dayanıyordu. Daha sonraki Türk kaynakları, örnek olarak Abu Hayyan ise, alp sözünü, el-şuca (yiğit, kahraman ve yürekli) olarak anlamlandırıyordu. Alp kelimesinin özdeşi olan “Nart” kelimesi, öbür Kuzey Kafkas topluluklarında tam bir anlam ifade etmezken; M.Habiçev’in söylediği üzere Karaçay-Malkar Türkçesi’nde Nart kelimesi “er, yiğit, kahraman, iri yapılı, güçlü, akıllı” anlamlarının hepsini kendi bünyesinde barındıran bir kelimedir. Daha kısa bir deyişle eski Türkçe’deki “Alp” kelimesi ile “Nart” kelimesi aynı anlamı ifade etmektedir. Bu kelime ile ilgili çok önemli bir tesbit, Kazaklar’daki “Nartay” kelimesidir. “Yiğit” anlamına gelen bu kelime, bilindiği gibi Kazaklar’da bugün de isim olarak kullanılmaktadır. Karaçay-Malkar mitolojisine göre “Nartlar”, Karaçay-Malkar Türkler’inin efsanevî ataları sayılan kahramanlardır. Nartlar mertliğin, cesaretin, yiğitliğin ve iyiliğin sembolüdürler. Son derece akıllı ve usta savaşçılar olan Nartlar, insanüstü varlıklar olan “Egemenleri”, yani dev düşmanlarını yalnızca usta savaşçı yetenekleriyle değil, aynı zamanda keskin zekâlarıyla alt etmektedirler. Diğer bir tesbit ise, Hakas Türkleri’nin Sağay lehçesinde “Nart-pak” adında kahramanlık destanlarının olduğudur. Karaçay-Malkar kahramanı Örüzmek ile Dede Korkut hikâyelerinde geçen Kazanoğlu Oruzbek veya Uruzbek isimleri arasındaki büyük benzerlik dikkati çekmektedir. Oğuz Türkleri’nin kahramanlık öyküleri olan Dede Korkut hikâyelerinin değişik varyantlarına Altaylar’da ve diğer Türk boylarında rastlanması, bu hikâyelerin doğuş yerinin Altaylar olduğunu ve buradan çeşitli yerlere göç eden Türk boyları tarafından geniş bir sahaya yayıldığını göstermektedir. Alp sözcüğü, çoğu zaman, “zor ve güç” karşılığında da kullanılıyordu. Türkçe’de kahraman, yiğit, cesur ve zorlu anlamlarında kullanıldığı gibi, bir sıfat, bir unvan ve kabile teşkilâtı içinde askerî bir asalet topluluğunun adı olarak da kullanılır. Oğuz lehçesindeki, düşmanın savaş saflarını söken, yaran demek olan “sökmen” de aynı anlamdadır. Çapar ve Moğolca’dan Türkçe’ye geçen bagatur (batur) aynı anlamlı sözcüklerdir. İranlılar Avesta’da ve Şehnâme’de Türkler için kullandıkları “Tura” sözcüğünü “cesaret” anlamında kullanmışlardır. Kaşgarlı Mahmud, Alp Er Tunga’ya Türkler’in Tonga Alp Er adını verdiklerini söyler. Tonga, filleri öldürebilecek kadar yırtıcı bir tür kaplanın adıdır. Mecazi anlamda “kahraman” yerine Türk onomastiğinde çok kullanılmıştır. Eski Türkler’in yiğitlerine bu adı vermeleri için aranan ilk şart kişisel üstünlük, kahramanlık; ikincisi ise asalettir. Kahramanlıkta amaç tanrıya benzemek ve yarı tanrısal olmak olduğuna göre, alp da kutsal bir insan olmalıydı. Bu nedenle Prototürkler’le Türkler’in dünya görüşü hamâsi idi. Eski dünyada olduğu üzere alp, bir yarı tanrı derecesinde tasavvur ediliyordu. Alp, hayat boyunca insan gücünü aşan kahramanlıklar göstermekle görevliydi. Böylece alp, insanlık boyutunun üstüne çıkıyordu. Ölümden sonra da, gökyüzünde göksel tanrılar arasında yer alıyordu. Ayrıca, “büyük zahmet veya acı” karşılığında söylenen “alp emgek” sözünde de, zahmet ve acının büyüklüğü ile katılığı, alp sözüyle tanıtılıyordu. Harezmşahlar Türk kültür çevresinin bir hazinesi olan Mukaddemet ül-Edeb’de, alp sözü yiğit ve yiğitlik ile karşılanıyor; “alplık kıldı” anlayışı da, yine böyle yorumlanıyordu. Zahmet ve acı kavramları inisiasyon ayinlerini ve gençlik evlerini çağrıştırmaktadır. Yine bu anlamda olmak üzere cesaret deneme kavramıyla da alplığın ilgisi olduğu düşünülebilir. Maspero sağlam kanıtlarına ek olarak, Uygur yazısıyla yazılmış konuyu açıklayabilecek güzel bir örnek vermektedir. Çince “ho” kelimesi Karlgren tarafından III. Dönemde “gâp” diye okunmuştur. İlk T’ang döneminde Türkçe alp, kahraman (eski Türkçe alp veya halp) kelimesi bu transkripsiyonla kaydedilmiştir. Maspero’ya göre, IV. Dönemde bu kelimenin “gâp” diye okunmuş olması gerekir. Son T’ang dönemine ait bir Uygur transkripsiyonu ile “gaw” şeklinde yazılmıştır. Kelime başında gördüğümüz “ğ-” normal bir substitutio sayılabilir. Kelime sonundaki “-w” ise tonlu spirans “-?” ile açıklanabilir. V. Döneminde bu kelime artık “ğa”, sonra “ğo” diye okunmuştur. Bir insanın “Alp” normunu kazanabilmesi için Oğuz geleneğinde nam bırakacak bir “yiğitlik” motifini gerçekleştirmesi gerekir. Oysa Korkut Ata’da “yiğitlik” için ek olarak “mala kıyması gerekir”, yani servetin dağıtılması esas önermeyi teşkil eder. Çünkü, “Tanrı vermeyince er zenginleşemez”. Yani zenginlikte bir kut belirtisidir, tanrının sunması ile ilgilidir. Bu nedenle İslam kosmogonisi, Oğuz üniversalizminden ayrılmaktadır. Alp tipinin ilk şeklinin hayvan avcılığı ile geçinen ve hayvan sürüleri besleyen bir toplumla ilgili olduğu sanılmaktadır. İlk kahraman, hayvana üstün gelen insan olmuş, daha sonra başka insanlarla mücadele onun şahsiyetini geliştirmiştir. Oğuz’un vücudunun çeşitli bölümlerinin hayvanlara benzetildiği bilinmektedir. Dede Korkut kitabında da kahramanlar hayvana benzetiliyor. Alpın ilk kahramanlığı bir hayvanı yenmesi ile başlar, daha sonra insanlarla mücadele onun kişiliğini geliştirir. Oğuz Kağan destanında; “Orman içinde büyük bir vahşi hayvan varmış, at sürülerini ve halkı yiyormuş. Büyük ve çok yaman bir canavar imiş. Oğuz Han bu gergedanı öldürerek halkı kurtarır” denir. Dede Korkut destanında, küçükken bir arslan tarafından beslenmiş olan Basat da, halka eziyet eden ve gençleri öldüren Tepegöz’ü öldürerek, büyük bir üne ulaşır. Yine Oğuz Kağan destanına benzer bir Türk masalında, Altun Han’ın oğlu, yedi katlı göğün ötesindeki canavarı yedi yıl savaştan sonra yener ve üne ulaşır. Kısacası mücedele ruhunun sembolü alplıktı. Mücadeleden üstün ve başarılı çıkmak, fiziksel aktivelere eğitim ve bu konuda yeterli birikim temin etmekle ilgiliydi. Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut kitabında kahramanlar birey olarak vardır. Başkalarından üstün oluş fikri, aynı zamanda başkalarından ayrı oluş fikrini de içerir. Bir alp güçlü ve kuvvetlidir, aynı zamanda bu gücünü yerinde ve zamanında gereği gibi kullanacak beceriye sahiptir. İlk atışta düşmanı vurur ve yenilmez. Oğuz Kağan ve Er Manas savaşta kimseye yenilmeyen birer dünya kahramanlarıdır. Bütün uluslarla savaşmış, Çinlileri, Hintlileri, İranlıları yenmişlerdir. Savaşta savaşarak, barışta sportif uğraşılarda üstün gelmiş ve yenmişlerdir. Atlı göçebelerin kendilerine özgü yaşayış tarzlarının tümü büyük haraların ve sürülerin bakımı, büyük sürek avları bir çeşit savaş antrenmanı sayılabilir. Teşkilâtlanma, binicilik, ok atma kabiliyetlerini geliştirmek için, yükseliş hamleleri, başka bir deyişle tebaanın teşkilâtlandırılması, yabancı komşuları haraca bağlamak için yapılan akınlar, bol fırsat sağlıyordu. Onlarda, ulusal birlik duygusu, ulusal gurur ve ulusal gururun gereği kahramanlık çok erken gelişmiştir. Bütün bunları Göktürk yazıtları çok iyi yansıtır. Bu toplumların olağanüstü başarılarının sırrını anlayabilmek için, çok eski veya oldukça yeni ve birbirinden dil, coğrafî alan, zaman bakımından ayrı kaynakların yukarıdaki görüşü doğrulayan haberlerinden söz etmeden geçilemez. Bozkırlarda ve düzlüklerde oturup, kışın ve yazın konup göçen Türkler, insanların en kahramanları ve savaşta en çok direnç gösterenleridir. Bu göçebeler iki bölüme ayrılırlar. Bir bölümünün bağlı bulundukları beyleri ve hakanları vardır. Onların buyruklarına göre hareket ederler. Bir bölümü ise başı boştur. Hiçbir kimseye bağlı değillerdir. Hiçbir kimse onları egemenlikleri altına alamaz. Bu sonuncuların daha cesur ve kahraman oldukları bildirilir. Başka bir kaynakta ise, “Asya halkından bir bölümü vardır ki, onlar hiçbir kimseye bağlı değillerdir. Yunanlılar ve Türkler gibi, başka uluslar onlara egemen olamaz. Çünkü, onlar kendi kendilerinin hakimi olan kimselerdir. Başkalarını kendi başlarına hakan yapmazlar. Başkaları için değil, sadece kendileri için çalışır ve uğraşırlar. Bunlar diğer insanlardan daha atılgan ve daha cesurdur. Kendileriyle savaş edenlere karşı direnç gösterdiklerinden, aldıkları ganimeti eşit olarak paylaşırlar” der. Kazak adı verilen bu topluluklar, yirmi ya da kırkar kişilik çekirdek gruplardan oluşan başıboş topluluklardır. Bu topluluklar, iyi ve doğru bir eğitimle, fizik güç ve silah kullanımında beceri geliştirirler. Bu toplulukların geçimi, gayri nizami savaş şeklinde saldırılarla, elde edilen ganimetlerle sağlanırdı. Eski Türkler’de fertler savaşçılık ve mücadele alanlarında şahsiyetlerini bulurlar ve gösterecekleri kahramanlık ölçüsünde toplumda yerlerini alırlardı. Tarih boyunca Türk kadınlarının da aynen erkekleri gibi yetişmiş olup, çok kez erkeklerle birlikte savaşa katıldıklarını tesbit edebiliyoruz. Aydın Taneri bu durumu “kadın savaşçılar” şeklinde adlandırmış ve bu konuda şöyle demiştir: “Orta Asya Türk tarihinde ordu-millet görüşü açısından kadınların da orduda bulunmaları tabiidir” Bu anlamda olmak üzere erken dönemde Galinos yazdığı eserinde “bu toplumun (Turanlılar’ın) kadınları erkekleri gibi savaş ederler. Bu kadınlar kuvvetleri kollarında toplansın, vücutları çevik olsun da atlar üzerine sıçrayarak binmek mümkün olsun diye, memelerinden bir tanesini keserler” der. Hipokrat eserlerinden birinde yine bu kadınlardan bahsederek onlara “Amazonlar” der. Bu kelimenin anlamı tek memeli demektir. Çünkü, diğer memelerini kesmişlerdir. Onları memelerinin birini bırakmaya yönelten neden, çocuklarını emzirmek ve soyunu devam ettirmek kaygusudur. “Onlar memelerinden birini, at üzerinde ok atmaya engel olmasın diye keserler” diye aktarmaktadır. Erken döneme ait bu anlatımlar destanî dönemlerinde konusu olmuş, ayrıca arkeolojik buluntular da bu anlatıları doğrular nitelikte olmuştur. Nitekim Altaylar’ın ünlü Oaçı-Bala destanında geçen Batır Kız tipi ile 1994 yılında Altay’ın güney bölgesinde bulunan kurganlardan çıkarılan mumyalanmış batır kız iskeleti arasındaki benzerlik, basit bir raslantı değildir. Halkının başında yönetim görevini yerine getiren Altay kağanının kızı, yirmi beş yaşında ölünce, cesedi bütün bir ağaçtan oyulmuş tabutta, yirmi beş yüzyıl yer altında kaldıktan sonra, bilim dünyasının incelemesine açılmıştır. Türkler’in çıkış yerinin, tarihî kökünün, destanlarının ve dillerinin temel kaynağının Altay olduğunu bu arkeolojik buluntu bir kez daha gösteriyor. Oaçı-Bala ve Manas destanlarının kahramanları olan, elinde mızrak ve kılıçla savaşlar yapan, mücadele kazanan, Oaçı-Bala ve Saykal gibi Batır Kızlar başka halkların destanlarında şimdilik görülmüyor. Bazı arkeologlar, Altay topraklarında bulunan bu Batır Kız iskeletinin Türkler’e ait olduğunu kabul edemediler. Onlar bu mirası, başka insanlara atfetmek için ne kadar çaba harcasalar da, Türk halkının destanları – ne de olsa Altay topraklarında yaşamış olduğu için – onun Türkler’e ait olduğunu göstermeye yardımcı oluyor. Bu neden ile Altay arkeologları, kurganlarda bulunan eserlere ve bilim adamlarının çalışmalarına dayanarak, Altay’da Türkler’in eserlerinin yirmi beş yüzyıl öncesine kadar uzandığını haber verdikleri görülür. Hakan, gök tanrısına, Hatun ise ana tanrıça Umay’a teşbih edilir. Hatunların çevresinde, ok atmakta usta, atlı kadın birlikleri de bulunabiliyordu. Bu nedenlerden olsa gerek aynı dönemde, kadınlar bile kahramanlık değerine sahiptiler. Her halde çok çeşitli zamanlarda ve pek çok değişik yerde yaşayan Türkler arasında, Çin tarihçilerinin de belirttikleri gibi, ahlak ve âdetleri itibarı ile büyük benzeyişler vardı. Nitekim, erken tarihlerde görüleceği gibi, İskitler’in genç kadınları da ata binmekte, ok atmakta ve at üstünde kargı savurmaktaydı. Ok atmakta belirginleşen Skit alpının işareti, yay, bele bağlanan kemer ve kemere asılan altın kadeh idi. Skit alpı, ancak bir düşmanı öldürdükten sonra, kahramanlar meclisinde şarap içme hakkını kazanırdı. Yine, bir alplık ifadesi olmak üzere Tanrı Dağları’nda bulunan ve sol elleriyle kılıçlarını, sağ elleriyle de kadehlerini tutan erkek heykellerinin yanında, Göktürkler döneminden kalma ve ellerinde kadeh tutan kadın heykellerine de rastlanmıştır. Kadınların değeri bile ata binmek, kılıç kuşanmak, ok atmak, düşmana akın etmek, yani maddi kuvvet belirtileri ile ölçülürdü. Türk destanlarında da oldukça sık rastlanan; kadın ve kızların da ata binip ok atmaları, güreşmeleri gibi motiflerin ve bu anlayışın; bilinen ilk Türk Devletleri’nde de var olduğu, alplık örgütüne üye kadın heykellerinden de anlaşılmaktadır. Elbetteki, böyle bir toplumda yaşayan kadının da özelliklerinin başında “kahraman, çevik ve korkusuz” olması gelirdi. Beyrek ve Kan Turalı babalarından şöyle bir kızı kendilerine eş olarak almasını isterler: “Baba, bana öyle bir kız alıver ki; ben yerimden kalkmadan o kalkmalı, ben kara koç atıma binmeden, o binmeli, ben kanlı kafir eline varmadan o varmış, bana baş getirmiş olmalı”. Kadınlar da kocalarını kahramanlık, yiğitlik derecelerini ölçerek seçerlerdi. Banı Çiçek, Bamsı Beyrek’le ok atma, at sürme yarışına girer, hatta onunla güreşir; ancak bu konularda erkeğin kendisinden daha başarılı olduğunu gördüğü zaman evlenmeye karar verirdi. Bu kadınlar gerekirse erkek gibi savaşırlar da. Dede Korkut hikâyelerinde görüldüğü gibi, “oğlu Uruz’un babası ile çıktığı avdan geri dönmediğini gören Burla Hatun yerinde duramaz olur, kırk ince belli kız ile kara aygırını çektirir, sıçrayıp biner, kara kılıcını kuşanır… Kafirin kara tuğunu kılıçlar, yere düşürür”. Türk topluluklarını fatih yapan bu kahramanlık ve askerlik ruhu Hiun-nular’a yönelik Çin kaynaklarınca da doğrulanır. Milâttan önce otuzaltı da savaşta ölen Hun hakanı Çi-çi’nin devasa büyüklükte ve kendisini yok edecek Çin saldırısını beklerken, aşağıdaki söylevi verdiği rivayet edilir: “Boyun eğmeyeceğiz. Çünkü öteden beri Hiung-nular kuvveti değerli bulur, bağımlı olmayı düşkünlük olarak görürler. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde adı yabancıları titreten bir ulus olduk. Çünkü bilirler ki, savaşta savaşçıların kaderi ölümdür. Biz ölsek de, kahramanlığımızın ünü kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer ulusların efendisi olacaklardır”. Daha sonraki Çin kronikaları Gök-Türkler hakkında şunları yazarlar: “Savaşta ölmeyi onur sayarlar, hastalanarak ölmekten utanç duyarlar”. Onlarda savaş il’in, törenin ve budunun düzenini sağlamak uğrunda yapılmaktadır. Bu bakımdan, kutsal niteliktedir. Kutsal olduğu için de, Hint Kşatriya silahşörü, Germen cengaveri, Japon Zen’i gibi, Köktürk alpı’da, yatakta ölmek istemez. Hepsinin amacı tektir: Katıldıkları döğüşte “şehit” olmak. “Kao-che” denen kagnılı Türkler’de ferdiyetçi toplumun maddi kültür sahasındaki bir sembolü ailenin kendine özgü mikrokosm’u (kâinat sembolü) olan, ve onu taşıyan kagnı idi. Bir yeni aile kurulunca, genç çifte otağ ve kagnı hediye edilirdi. İki tekerlekli yarış arabaları ile dört tekerlekli kağnıları kullanmak alpların uğraşıları arasında idi. İlki ile zamanı ve makamı aşma yarışına çıkarken, diğerinde ise zamanı ve mekânı içinde geçirirdi. Yani ilki gökteki yıldızlar âleminin seyirtmesi gibi yarışırken, diğeri mikrokosmos noktasındadır. Ferdiyetçi toplumun bir değer belirtisi de, Pruşek’in işaret ettiği gibi, her bağımsız alp’a ait özel kurgan adı verilen mezarlar idi. Nitekim Kao-che denen kagnılı Türkler, ölen alpları, belinde “kur” ve kılıç, elinde gerilmiş bir yay gibi silahlar ile, açık bırakılan mezarlara gömüyorlardı. Oğuzlar’da, ölen bir alp gömülürken, eline kadeh verilirdi. And töreni de, kadeh ile (ve kılıç ile) icra ediliyordu. Alpın maddi dünyadaki her şeyi âdet ve geleneklere bağlı olduğu gibi, manevi -öbür- dünyası da benzeri geleneklere bağlı olarak düşünülür. Animistik Türk dininin egemen olduğu erken dönemde, ölüm sonrasında, gökte yüce bir hayat sürebilmek için “alp” olmak şarttı. Buradan da anlaşıldığı gibi eski Türk dinî ve terbiyesi kahramanlığa özel bir değer veriliyor, bu niteliği her erdemden üstün tutuyordu. Bu dünya görüşü, erken Türkler’in hayat ötesi hakkındaki kavramlarında da ortaya çıkar. Her şahıs, düşmanlarına üstün geldiği ölçüde, öbür dünyada değerli olmaya aday olarak kabul edilirdi. Alp, kahramanlığı sayesinde edindiği her ganimet, esirler, atlar, gökyüzündeki hayatında da, onun malı sayılırdı. Hatta öldürdüğü düşmanlarının, “balbal” şeklinde kendisine öbür dünyada hizmete zorunlu olduğu fikri dahi, belki söz konusuydu. Kahramanlığa bu derece değer verilmesi, belki de bir ihtiyacın ifadesi idi ve alplıkta vatanperverlik şart idi. Büyük imparatorlukların komşusu bulunan ve sayıca oldukça az olan Türkler, alp olmazsa, başka uluslar tarafından kolayca yok edilebilirdi. Göçebe ve savaşçı insanlar arasında bu mücadeleye dayanak gücü olmayanların hiç sözü edilmez. Destanlar, mücadelede yılmayacak kahramanların hikâyeleridirler. Sürekli hareket halinde yaşama zorunluluğu ordu-millet olmayı, yani sporcu millet olmayı gerektiriyordu. Uğraşıların tümü fiziksel aktiviteler ve becerilerin geliştirilmesi ve olgunlaştırılması üzerine kurulu idi. Alpların hayatı da aynı aktivite ve motivlerle çevrili idi. Hayat şartları da alpın fizikî uğraşılar ve çevresinde yoğunlaşmasına neden olmaktaydı. Göçebe halkları arasında da yoksul, zengin veya asil halk ayırımı yapılıyordu. Hatta aristokratik katmanlaşma, bu toplumların yapısının en önde gelen özelliklerinden biriydi. Egemen olmak için yaratıldığına inanan bu toplumlar, halklarını ve imparatorluklarını da tabakalar yaratarak oluşturduklarından, yönetim bakımından da kademelendirdiklerinden, tüm hayatı da giderek yükselen rütbeler hiyerarşisi olarak değerlendiriyorlardı. Sadece siyasî yapılanma değil, toplum da son derece hiyerarşik bir yapıya sahipti. En üstte, ait oldukları aile itibarıyle asil olanlar bulunuyor. Hakanlar topluluk yabguları, beyler ve onların oğulları her zaman için en üst görevlere getirilirlerdi. Göçebe toplumlarda asil olmayan aileden gelen birinin buyruk verebilmesi görülmüş şey değildi. Emir verebilme yeteneği bir tür karizmaydı ve bu da kan bağı yardımıyla babadan oğlu aktarılırdı. Aslında asil olmayıp da savaşta dikkat çeken kahramanlar da (Bagatur) olurdu. Eğer bunlar çok büyük bir ün kazanmışlarsa asiller tabakasına dahil edilirlerdi, yani bunlar yeni bir asil ailenin hanedanını kurarlardı, asillerin siyasî hayatta büyük etkileri olurdu. Göçebelerin hakanları her ne kadar halkından tam itaat beklerse de diktatör değillerdi; ileri gelenlerden oluşan meclisin görüşünü de istemek zorundaydı, ama bu görüşü uygulayıp uygulamayacağı kendisine kalmıştı. Hun hakanları da kararlarını bu tür meclislerde alırlardı. Ancak aristokrat ailelerin kurucuları, erken dönemde fizikî gücü ve silah kullanımındaki üstün becerileri sonucu çatışma ve savaşlarda elde ettikleri üstün başarının sonucu olarak ortaya çıkarak belirginleşmiş, böyle bir ayrıcalığı elde etmiştir. Bu nedenle sportif uğraşılar hayatî bir değer taşır, elde edilen başarılar sosyal statü değiştirmenin ölçüsü idi. Mesela Chou sülâlesi askerî bir zafer sonucu kurulduğu için, hakanlık ta askerî kurallara göre kurulurdu. Arazi hakan ailesine yardım eden yabancılara ve askerî şeflere bölüştürülürdü. Bunun sonucu büyük feodal beylikler meydana geldiği görülür. Aristokrat sınıfı idi ki, bunlara Shıh (Orta Çağ Avrupasındaki şovalyeler gibi) deniyordu. Şövalyelik ruhu mücadele zorunluluğundan kaynaklanıyordu. Bu dönemin organizasyonları alpların çekirdek gruplarına dayanıyordu. Hiyerarşik yapılanma ağılda, yani ailede de geçerliydi. Yurt içinde her aile belli bir yere sahipti ve bu yeri değiştiremezdi. Yemeklerin dağıtılması da son derece katı ve belirli kurallara göre gerçekleşirdi ve bu noktada yoksul veya zengin, ya da asil veya halktan biri arasında fark yoktu. Töreler rütbeye göre hiyerarşinin oluşturulmasını belirlerdi. Atilla’nın düğününde en yüksek rütbe Atilla’nın sağ yanı, ikinci yüksek rütbe de sol yanı idi. Bu nedenle Atilla’nın sağında Onegesios, solunda da Berikhos oturmuştu. Bulgarlar’ın topraklarını ziyaret eden Arap tüccarlar da, benzer bir hiyerarşinin onlarda da geçerli olduğundan söz ederler. Bu hiyerarşik düzen, en yüksekten en tabana kadar uzanırdı. Elbetteki alplar arasında da benzeri örnek çeşitlilik ve kademeleşmeler vardı. Çeşitlilik gruplardaki vücut kültüründe ve silah kullanımındaki değişik beceri geliştiren alplarla ilgili idi. Önceleri sadece çatışmalara ve karşılaşmalara katılan alplar, atın evcilleştirilmesinden sonra atlı savaşçı oldular. Bundan böyle de at, kahramanın yardımcısı, silah arkadaşı, yardımcısı, bir kelime ile, âdeta onun tamamlayıcısıdır. Türk alp’ının biniti, hayatta ve ölümünde attı. At, gelecek felaketi hisseder, pusuda gizlenen düşmanları duyar, dostları bilir, âdeta ismi unutulmayacak bir kahramandır. Türkler’de, ta Orhun Abideleri’nden beri, atın önemini görüyoruz. At, ün ve onurun, kahramanlığın, üstünlüğün sembolü olduğu gibi, atsız kalmakta, zayıflığın, yenilginin, güçsüzlüğün ifadesidir. At alpın kolu, kanadıdır. Sonsuzluklar onunla sonlanır, erişilmezlere onunla erişilirdi. Alpın başarısında en az yarı pay ata aittir. Başarı bir kut belirtisi ise, bu başarıda etkin olan atta kutsaldır. Tabii ki, yaşayış biçimlerine, coğrafyanın ve iklimin belirleyiciliğine bağlı olarak özellikle de “at’a” bağlı olarak komşu uluslardan farklı olarak bir giysileri vardı. Türk alplarının giysileri, atlı savaşa elverişli, binici giyimidir. Hiç değişmeyen özelliği sürekli çizme ve çakşır giyilmesidir. Çakşır, bazen kaplan postundan olurdu. Bu post kuşanma savaşta alpın cezbe gelip, bir kaplan gibi savaşması düşüncesi ile kullanılmaktaydı. Düşmana onun gücü ile başeğdirecekti. Zırhsız kıyafette alplar büyük kılıçlar, hançer, ok ve yay ile gözükür. Tarihlerin kaydettiği gibi, Türklerin at üstünde de ok attığı ve hem öne, hem de dolu dizgin giderken arkaya ok attığı, sanat eserlerinde resmedilmiştir. Ayrıca müzik eşliğinde törensel dört yöne ok atışı erken dönemlerden itibaren ayinsel bir eylemdi. Bir kam konumunda olan hakan bu törende at üstünde dört yöne ok atardı. Bele bağlanan ok kını yassı ve geniştir. Alpın silahı çoğu kez demirden yapılır, çünkü Türkler’de demircilik kutsal bir işti. Türkler Ergenekon’da yüzyıllarca maden işleyerek yaşamışlardır. Destanlarda alpların daha küçükken silahlarını kendilerinin yapmaya başladıklarını görürüz. Alpların kullandığı silahlardan kılıç, kara polat, elmas kılıç, insan kanıyla su verilmiş çelik kılıç adları altında geçer, oklar, altın, gümüş, demir, bakır, kamış ve kayın ağacından yapılır. Yaylar sığır sinirinden, kurt sinirinden, kemikten yapılmaktadır. Mete vızlayan oku bulmuştur. Manas’ın kılıcı yapılırken, kömürü için birçok orman, körüğü için bir öküz kesilmiş, kılıca su verilirken birçok çeşme kurumuş, tepkisine dayanamayan kırk altı usta bayılmıştır. Bu kılıca zehirli pınarda su verilmiş, ejderin zehri ile üç ay beslenmiştir. Türkler düşmanı ve avları çeşitli silahlarla yakından ve uzaktan vurabilmekten başka, kement atarak da bağlar ve esir ederlerdi. Yani alpların oldukça farklı ve çeşitli silahlar kullandıkları açıklıkla ortadadır. Sürek avlarında yırtıcı ve saldırgan hayvanlara karşı ustalıkla kullanırken, bu etkinlikte edindiği birikimi savaşlarda kullanırlardı. Eğitimlerini her iki ortamda da canlı ve tehlikeli hedeflere karşı gerçekleştirirlerdi. Hiung-nu ve Türk alplarının zoomorfik şekilde öngünleri vardı. Bunların, bir ataya kut vermiş olan hayvan veya doğum yılı kutlanması, ya da ad ile ilgili olduğu sanılmaktadır. Her halde, kurganlarda, koruyucu ruh veya heraldik belirti gibi gözükürler. Elbetteki bu derecede simgesel değer taşıyan öngünler, aktivitelere ve uğraşılara da etkide bulunarak, sportif oyunlara da kaynaklık etmiştir. Çünkü alplar onları takliden ilahi güce erişirlerdi. Hiung-nular’a “kun” adını verdiği sanılan ünlü öngün, koç veya koyun, Türkler’de de geçerli idi. Kül-Tegin’in mezarında bir çift koç heykeli nöbet beklemektedir. Koçun güreş sporu ile ilgili bağlantısı önceki bölünlerde açıklanmış olduğunu burada hatırlamada yarar vardır. Kesinlikle bu hayvanın bir hareket serisinin ilkel insanın dikkatini çektiği anlaşılmaktadır. Çünkü güreşe erken dönemde ilkel insan “toslaşma” adı vermiştir. Buku’ya adını veren boğa veya öküz, Bibliotek National’deki Uygur Oğuznamesi resimleri arasında, Oğuz Han’ın öngünü gibi gözükür. Aynı zamanda büyü olgusunu da simgelerdi. Ayrıca boğa her zaman güç ve kuvvetin sembolü olarak bilinmiştir. Erken dönemlerden bu yana güçlü insan boğa sembolü ile özdeşleştirilirdi. Oğuz Kağan’da bu özdeşliğe uygun bir alp gibi düşünülmüştür. Bugra (erkek deve) da bir kahraman öngünü idi. Şulek petrogliflerindeki savaş sahnelerinde deve güreşleri de resmedilmiş. Akbeşim eserlerinde deve öngün olarak görülmektedir. Öngünler aynı zamanda kahramanların bireysel ongunları idi. Onun postuna bürünür, gücü onunla simgelenirdi. Akınlarda bu motivlerle cezbe gelerek, ölümsüz bir saldırgan ve savaşçı haline gelir. Hiung-nular ve Tavgaçlar’ın düşüncesinde tanrı ve öngün olarak değerlendirilen ejder, Türkler için de Temir nehrinde ibadet edilen bir tanrı ve Asena hanedanının öngünlerindendi. Yang-ti, Köktürk hakanının ordusuna “ejder konağı” demişti. Kül-Tegin anıtında da ejder maskeleri vardır. Ejderin eklektik bir varlık olduğu ve öngünlerin nitelik birikimi ya da yığını görünümündedir. Kesinlikle doğaüstü sonsuz bir güç konumunda idi. Göçebelerin eserlerinde, milattan önce binyılda yaşamış “er”leri (eski Türkçede kahraman), bunların kemer ve ayna gibi belki rütbe işaretlerini, alplık destanlarını, av sırasında vurulan hayvanın kurban ve ongun niteliği kazandığı sahneleri görmekteyiz. Doğu ve Batı Hunlar’ının öngünü olan yırtıcı kuş veya gryphon, Kül-Tegin’in başlığı üzerinde de kanatlarını açmıştır. Erken bir Türk ahdi olan Aschete Köktürk lahdinde de, bir tamga ile beraber, yani öngün niteliğinde bir yırtıcı kuş hakkedilmiştir. Kaşgari’ye göre, Türkler’in eski hanedanının oğullarına yırtıcı kuş adı verilirdi. Yırtıcı kuşlar, Oğuzlar’ın da öngünleri idi. Kurt, Noin-ula eserlerinin birinde kanatlı şekilde gözükmektedir. Asena soyunun öngünü kurt idi. Prof. Von Gabain, Grünwedel’in yayınladığı Turfan eserleri arasında, kurt başlı bir bayrak bulmuş. Kızıl resimleri arasında, bir ejder – hükümdar (naga-rajah) da başlı bir bayrak tutmaktadır. Kaplan da öngün olmuş olsa gerek. Noin-ula’da kaplan ve kaplan postu belirgin bir motiftir. Orkun yazıtlarında adı geçen Tonga Tekin’in adının aynı zamanda kaplan demek olduğunu Kaşgari belirtir. Türk sanatında öngün olacak şekilde heraldık tertipli kaplan resminin varlığı görülür. Birçok alp resim ve heykelleri kaplan postundan çakşır veya eyer altı örtüsü ile gösterilmiştir. Kaplan postu bütün Asya’da giyilirdi. Kaplan postunun Siva ibadeti ve Brahmanlarla ilgisi ve eski Nan-chao’da kaplan postundan çakşırların beyler tarafından giyildiği bilinmektedir. Bu ortaklığın Hindistan’a aktarılmasında Turanî bir topluluk olan Dravitler’in etkisi olması gerekir. Daha önce de belirtildiği gibi posta bürünme olayı şamanist bir gelenektir. Diğer toplumlarda köklü bir gelenek birikimine sahip değildir. Değil ki Walter Ruben şamanizmin eski Hint dinlerine etkisi konulu araştırmaları da burada hatırlanmaya değer. Ayırca Hint Kşatriya’sının kökeninde alplık felsefesinin yattığı da bu kanıtla söylenebilir. Benzeri biçimde Japon “Samuray”larını da değerlendirmek söz konusu olabilir. Gerek giysileri, gerekse aksesuar ve silahları yönünden bu savaşçılar da alplarla aynı görünümün ve felsefenin ürünüdürler. “Kumite” adıverilen ölümüne karşılaşmaların ayinsel olarak sürdürülmesi, “Pi-yung”taki alpların dinsel kılıç gösterilerinin, müzikli okçuluk karşılaşmalarının vb. ortak göreneklerdir. Erken dönem Türk kültürü çevresindeki fiziksel becerilerde belirginleşen bireylerin sosyal statülerinin farklılığı dikkati çekmektedir. Nitekim, alplar toplumun ideal insan tipini çizmekteydiler ve kuvvet, beceri, zekâ gibi özellikler şahıslarında sembolleştirmişlerdi. Cesurluk, gayretlilik, çok iyi ata binmek, kuvvetli olmak (ruhî ve fizikî) hem öne, hem de arkaya at üzerinde ok atabilmek, güzel kılıç kullanmak, güreşmek, dostu ve arkadaşı çok olmak ve özel bir giysi giymek gibi erdemleri de taşımak zorunda olan alpların tarih sahnesine çıkışları, Eurasya bozkırlarında milattan önce bin yılından itibaren görülmeye başlayan ferdiyetçi eğilimli boylara denk düşmektedir. Erken tarihlerde, Hunlar döneminde, alplara “bagatur” ve “batur” dendiği, hatta Çinliler’in dilden dile aktarım sırasında bozulmuş olarak “Mao-tun” adını verdiği Hun hakanının ismi de “Bagatur” aslında bozulma olduğu düşünülmektedir. Yine, yağmalarda belirginleşen başkanlara “serdar” denir, kahramanlar “bahadur” diye övülürdü. Takiben daha sonraki dönemlerde, bu kahramanlara “alp, sükman” denilirdi ve onların özel sembolleri vardı. Başlarındaki kızıl ve ak “börk”lere avladıkları yırtıcı kuşların kanatlarını takarlar, atlarının başını “kutas” larla süslerlerdi. Alpların başlarına yırtıcı kuş kanatları takmalarının temelinde köken efsaneleri yattığı gibi, aynı zamanda mücadelelerinde o derecede yırtıcı olma, göçebe olarak uzaklıkları bir kuş gibi uçarcasına aşma isteğinden kaynaklanmaktadır. Çin’in kuzey komşuları olan göçebeler ki, Çinliler onları barbarlar olarak adlandırıyordu, bu toplulukların çok değişik ve yaygın geleneklerinin bulunduğu Çin kaynaklarınca aktarılmaktadır. Fiziksel aktivitelere dayanan uygulamaların bir şekli olarak gençlik evleri vardır; burada, ayinlerde gençlerin sırt derileri delinerek bir kulaçtan uzun değnekle urgan geçirilir. Bunlar oda etrafında şikâyet etmeksizin bütün gün koşarlar, bu suretle cesaret tecrubesi denemeleri yapmış olurlardı. Gençlik evlerine bağlı “initiation”a benzer manevi (cesaret tecrübeleri) âdetlerin Asya’da yaygın olarak varlığı bilinmektedir. Koreliler’in ataları olduğu kabul edilen “Su Şenler” ve Protomoğol oldukları ileri sürülen “Şireğ” -şu an Mançurya, Güney Moğolistan ve kısmende Kore’de yaygın olarak yaşayan bütünüyle Türkleşmiş ya da Türk olarak kabul edilen – topluluğun nefsi baskı altına almak suretiyle cesaret ve metanet gösterilerinin gerçekleştirildiği initsiasyon ayinleri yaptıkları görülür. Ayrıca benzeri bir biçimde Kuzey Çin’de yaşayan, Çinliler’in barbar olarak adlandırdığı topluluklarda, sokak çaprazlarında (dönemeçlerinde), evlenmemiş gençlerin gece gündüz okçuluk eğitim ve atışı yaptıkları büyük binalar inşa edilmekteydi. Erkek evleri şeklinde cesaret denemeye de yönelik olan bu okçuluk eğitimi alanları, bütün Asya’da oldukça yaygın bir gelenek olduğu anlaşılıyor. Bu evleri ilk spor klüpleri olarak da değerlendirebiliriz. Bu topluluklarda atış ve isabet yönünden belirginleşen kişiler birimiklerine göre kademelere ayrılırlar. Bu kademeler kuşaklarla ve onların renkleriyle hiyerarşik düzene konurdu. Göçebe – avcı toplumların erken dönemlerinin yaygın uygulaması olan bu gelenek Türkler’in de adetleri arasında yer almaktaydı. Bu ayinlerde kuşak önemli bir yer tutardı. Kuşak ve kemerler, Asya dahil bütün Tunçderililer’de pek genel bir haldedir. Kırmızı kuşaklar ile tanınan tanrılar efsanelere kadar girmiştir. Boyundan inip bele dolanan ve sağ elde toplanan kutsal kuşak, Primitif dinlerin gizli tarikat erbabı tarafından kullanılır ve mezara kadar sahibini takip eder. Madenî kemerlerin de, pek iyi bilmediğimiz önemli rolleri vardır; buna şaşmamak gerek, çünkü dünyanın birçok yerlerinde bunun örnekleri vardır. Altından, gümüşten veya tunçtan kemerler insanın toplum içindeki yerine, yani tanrı ile ilişkilerine işaret eder. Haç şeklindeki düğmeler ve bunlara asılan küpe tarzında taslar, nüsha ve tılsım görevi görür. Yalnız hür kimseler bunları takabilir. Çıkarılmaları bağımlılığa işaret eder; beyler ibadet ederken kuşaklarını çözerler veya boyunlarına bağlarlar. Taştık kültüründen beri geliştiği bilineni deriden kemer veya eski adı ile “kur”, artık Köktürk döneminde Türkler’in özelliklerinden biri olmuştu. Türk ‘kur’u küçük şahsi eşyayı asmak için sarkan kayışları, madeni süs levhaları ve iğneli tokası ile, şekilleniyordu. “Kur” kelimesinin hem kemer, hem mertebe anlamında kullanılmasından ve mezar taşlarındaki ibarelerden belirdiği gibi, kemeri süsleyen madeni levhaların cinsi ve sayısı, sahibinin düzeyi ile ilgili idi. Bu nedenle kuşak özellikle örgütün devamlılığı ve geçmişi yani kökeni açısından önemli bir iz olarak görülür. İleride de görüleceği gibi alplık örgütünde de kuşağın belirleyici bir rolünün olduğu anlaşılmaktadır. Ak Hunlar’da ise, kuşaklı yiğitlerden biri ölünce öbürlerinin de kendilerini öldürmeleri gerektiği rivayet ediliyor. Göktürkler’deki insan kurbanı konusunda tek olay, Bizans elçisi Valent’in aktardığı İstemi Han’ın Yoğ töreni sırasında Hunlu dört kişinin atlarla birlikte öldürülmeleri ile ilgilidir. Bu da olayın ayinsel bir kökene sahip olduğunu gösterir. Kılıç ve kemer (yahut kuşak) de bir otorite sembolüdür. Özellikle bu sembolün, Selçuklular çağında yaygın bir kullanım alanına sahip olduğu görülüyor. Kılıç ve kemer ayrı ayrı ele alınabileceği gibi, ikisi zaten birbirini tamamlayan unsurlar olduğu için birlikte de değerlendirilebilir. Kemer ya da kuşakla ilgili bilgiler sırasıyla sunulacak olursa: Türkler’de özellikle, altın kemer, bir hakanlık ve beğlik sembolü idi. Bu sembol, aynı zamanda ilahi otorite anlayışına da ışık tutmaktadır. Bununla ilgili belgeleri, eski Uygur duvar resimleri ile kazılarda kesin olarak görülebilmektedir. “Kur kuşak”, “kurma kuşak” Dede Korkut ile Osmanlılar’da da vardır. “İp kuşak”, halkın; “kur kuşak” ise, hakanların sembolü idi. Nitekim, eskiden Anadolu’da “ip kuşaklının sulhünü, kur kuşaklı bozamaz” deniyordu. Kemer karşılığı olarak, “kur” sözü Uygurlar’da da vardır. “Kut Kurı” yani (siyasî otorite) kut kuşağı daha çok XI. yüzyılda Türk eserlerinde bol bol görülmeğe başlanır. Ancak, deyimler ve anlayışlar Göktürk ve Uygur gelenekleri ile bağlıdır: “Dünya’ya (acuna) bağladı gör, tam bir kut kuşağı (kut kurı)” özdeyişi başka bir yerde de “acunluk, yani dünyalı veya dünyayı elinde tutan kişi, beline bağladı kut kuşağı (kut kurı)” deyişiyle bütünleşir. Abdülkadir İnan, Eski Türkler’de bağımlılık ve bağlılık sembollerini anlatırken bunlardan birinin “boynuna kuşak asıp yalvarmak” olduğunu söyleyip Manas Destanı’ndan şu örneği verir: “Manas Destanı’nda bir kahramanın “boynuna kuşak koyup” beyine yalvardığı tasvir ediliyor. “Kaplan doğmuş delinin açtığı yaman geldi. Yanındaki kırk arkadaşı sızlanarak kalkıverdiler, sakalları darmadağın oluverdi. Almambet boynuna kuşa (boto=futa) asıp, yalvardı.” Bu gelenek ve içinde uygulaması yürütülen organizasyonların, zaman içinde alplık örgütüne ve onun işaretlerine kaynaklık etmiş olabileceği kuvvetle düşünülebilir. Bu nedenle de alplık ve onunla ilgili örgütün kökeni Türkler’de tarihin erken döneminden de öncesi, karanlık zamanlara kadar indiğini göstermektedir.” Ortaçağların ilk yarısında hâlâ hüküm süren männerbünde olgusuna bu anlamda olmak üzere bir gözatıldığında, özellikle Germenler ve İranlılar arasında fevkalade yaygın olan bir çeşit “yiğitler örgütü” (confererie) vardır. Bunlar aynı inanç ve ayinleri olan genç savaşçılardan oluşan çapulcu göçerlerdi. Germenler’de ulfhedhner (kurt postu giyenler) diye tanımlanırlar. İran metinlerinde ise “iki ayaklı kurtlar” ifadesi geçer. Gerçekten de, kurt postuna bürünürler, ruhlarını “wut”, yani öfke ve vahşeti sarmıştır. Bir çeşit, kurtlarla özdeşleşmiş kurt-insanlardır. İranlı olanları kargılarının ucuna kurt kafası takılıdır. Derlenen bilgiler Hint-Avrupa budunları hakkındadır. Aslında männerbünde’nin yayılma alanı, yine Doğu Hint-Avrupalı olan Mesagetler, Sarmatlar, Sakalar, Alanlar, Aslar, Partlar, Toharlar, Soğdaklar ve Wu-Sunlar’ın ülkeleridir. Oysa, bu geniş bölge Köktürkler’in “türeyiş efsanesinde” anılan Hsi-hei ve Batı Denizinin (Etsin Gölü dolayları) batısında olup, Turfan bölgesine bitişir. O bölgedir ki, yüz yıllar boyu Köktürk atlılarına uğrak yeri olmuştur. Sahiden; Batı Köktürk Fu-liler’i, İranlı “iki ayaklı kurtları” hatırlatmıyor mu? Söz konusu hayvan gerçekte yiğitler örgütünün öngünü olarak da değer taşımaktaydı. Bu hayvan gerçekte yaşama biçimi ve davranış kalıpları olarak savaşçıları simgelediği anlaşılmaktadır. Bu örgüt ve öngün şövalyelik ruhunun ve grubunun kökenini oluşturmuş olmalıdır. Alplık geleneğinin başlangıç tarihî bilinmemekle birlikte konu ile ilgili yazılı kaynaklar, bu günkü Kuzey Çin’de – Türkler’in eski yurtlarında – Choular döneminde, yani milattan önce bin yılına kadar inmektedir. Ferdiyetçi eğilimli boylarda, alplar belirginleşmekte idi. Yalnız karşılaşmaya katılan alplar, atın evcilleştiği milattan önce dört yüz sıralarında atlı savaşçılar oldu. Alplar arasında, eskiden beri yardımlaşma teşkilâtı da var idi. Prototürklerin yaşadığı sanılan bölgelerdeki alplar ve alplık teşkilâtı hakkında en eski rivayetlerden biri Çin sınırlarından gelmektedir. Kuzey Çin’in henüz İç Asya göçebelerinin ili olduğu milattan önceki bin yılda, Çince olmayan pi-yung kelimesi, kale şeklinde bir binaya işaret ediyordu. Pi-yung, ok atmakta, savaşta ve avda belirginleşen alpların toplantı yeri idi. İç Asyalı göçebelerin alplık teşkilâtı, sembolü kılıç olan ve silahlar ile maden işlerini icat etmiş sayılan bir savaş tanrısı veya efsanevî hakan ibadeti ile de ilgili idi. Skitler’de de savaş tanrısının sembolü kılıca, Herodotos tarafından bozulmuş şekilde ad olarak verilen, akinakes adını da dil uzmanları Türkçe “kıngırak” a dönüştürmektedir. Türkçe, iki tarafı keskin olan kılıç veya kamaya ad olarak verilen “kıngırak” kelimesinin bu savaş tanrısı sembolü olarak, milattan önceki bin yılda dahi kullanılmış olması ihtimaline, Pulleyblank işaret etmektedir. Prototürk sayılan ve milattan önceki bin yılda bugünkü Kuzey Çin’e egemen olan Chou sülâlesinin (M.Ö. 1050-249) kurucusu Wu-Wang hakkında bir rivayette, “kıngırak” olabilecek bir kılıç adı geçiyor imiş. Bu neden ile, Pruşek milattan önce altı yüz kırk beşte alplık teşkilâtının varolduğuna dikkat çekmektedir. Milattan önce altı yüz kırk beş yılında, bugünkü Shensi’deki bir dağda, Çinli olmayan göçebeler, bir atı kurban edip, sonraki şölen sırasında birbirlerine bağlılık belirtisi olarak, şarap ile and içmişlerdi. Doğu Hunlar’ı (Hsiung-nular) da, benzeri şekilde, and içerlerdi. Bir dağ tepesinde, ak donlu bir at kurban edilip, onun kanı şaraba, bir kaşık ve chinglo veya k’eng-lu denen ve aslının “kıngırak” olduğu anlaşılan kılıç ile karıştırılıyor ve bağlılık yemini edenler tarafından bu içki içiliyordu. Yemine, gök tanrısı ve “kıngırak”ın temsil ettiği savaş tanrısı tanık gösterilmekte idi. Shiratori, Doğu Hunlar’ının, sembolü “kıngırak” olan savaş tanrısı ile gök tanrısını eş tutmuş olduklarını sanmaktadır. Çin metinlerinde bozulmuş olarak geçen ve “kıngırak” şeklinde icra edilen ching-lo veya keng-lu kelimesinin aslı, Shiratori’ye göre, “kıngırak” değil kılıç idi. Burada Pi-yung adı verilen alplar okulunda dans şeklinde ve doğrudan kılıç karşılaşması biçiminde, müzik eşliğinde, alpların ayinsel gösteriler yaptığı Çin kaynakları tarafından aktarılmaktadır. Ustalıkları özellikle kılıç üzerine yoğunlaşan alpların bulunduğu, Çin kaynaklarında bunların geliştirdiği kılıç tekniklerinin dans gibi yorumlandığını, görüyoruz. Bu nedenle kur ve kuşaklara takılan kılıçların, sadece görünümü tamamlayan bir aksesuar değil, alpların yakın döğüş silah olarak en çok uzmanlaştıkları silahlar olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Öyle ki alpların kullanımla ilgili teknikleri yönünden çok özel stiller geliştirdikleri aynı kaynaklarca aktarılmaktadır. Şövalyelik ve alplık, savaş tanrısı örneğinde olduğu gibi, kılıçla, yani eskrimle simgelenmekteydi. Chou döneminde, askerlik amaçlı mücadele sporları ve silah kullanım öğretilen Pi-yung adı verilen bir saray okulu bulunuyordu. Bu okulda hakan ve yaşlı alplar, başlarında hakanın oğlu bulunan genç alpları yetiştirirdi. “Devlet oğulları” denen ve çoğunlukla Choular’a bağlı beylerin oğulları olan genç alplar, silah kullanmayı, özellikle ok atmayı, na’ra atarak bir vuruşta baş kesmeyi Türkçe “kağnı” denen iki tekerlekli savaş arabalarını sürmeyi öğrenirlerdi. Devlet oğulları denen genç alplar, ilkbaharın son ayında (ateş yıldızı görününce) bataklıktaki çalıları ateşe verip, sürek avına çıkarlardı. Sonbahar ile gök ayini döneminde musiki yönetiminde, ok atma karşılaşmaları yapılırdı. Gök ayini döneminde, karşılaşma yeri, sarayda hakanın kurban vermesine özgü, Çince olmayan muhtemelen “Chou” dilinde, “Pi-yung” denen yer idi… Pi-yung’un aslen askerî anlamda olduğundan şüphe yoktu. Çünkü bu yer, toparlak bir havuz içinde olup, bir kale şeklinde idi. Pi-yung’a dört yöndeki köprülerden geçerek varılıyordu. Gök tanrısına göksel cisimlere, bunların somut şekillerine ve ongunlarına ayrılan saray tapınaklarının hepsinin Pi-yung denen eski Chou askerî tapınağı gibi, dairevî bir havuz içinde bulunması, Pi-yung’un düzeyine işaret sanılmaktadır. Saray tapınaklarının arasında, hem gök tanrısına, hem de onun çevresi sanılan göksel cisimlere ibadet edilen büyük tapınak, aynı zamanda, hakanın beyleri kabul ettiği, kubbe altındaki ming-t’ang idi. Tsung-miao denen atalar tapınağının da, aslen aynı şekilde kullanıldığı rivayet edilmişti, ancak daha sonra, atalar tapınağı, Çin’de başka şekiller alacaktı. Gök tapınağına prototip olan ming-t’ang’ın mimarî bakımından, K’un-lun gibi “Tengri” Dağlar’ı ile benzerliğine Eberhard dikkati çekmektedir. Surlar ile çevrili, dört kapısı olan bir yerde bulunan ming-t’ang, üç setli veya üç katlı bir yapı idi. Chou hakanına bağlı eyalet beyleri, mevkilerine ve ait bulundukları yönlere göre, en alt kattan, en üst kata kadar sıralanmakta idiler. En tepedeki, kubbeli ve dokuz hücreli köşk, hakan makamı idi. Hakan, her mevsimde, o mevsime uygun yöndeki hücrede yer alırdı. Ming-t’agn’ın solunda, biraz önce de belirtildiği gibi, Pi-yung adını taşıyan askerî tapınak bulunuyordu. Pi-yung aynı zamanda bir alplar okulu idi. Ming-t’ang’ın sağında ise, ling-t’ai adı verilen kule yükseliyordu. Ling-t’ai’da , göksel ruhlar ile görüşmek imkânı bulunduğu sanılıyor ve astrolojik yorumlar yapılıyordu. Ming-lou denen diğer bir kulede hakanın davulu bulunurdu. Pi-yung’daki musiki ile yönetilen okçuluk karşılaşmalarına katılanlar, eyalet beyleri ve yüksek mertebeli alplar, usta okçular arasından seçilirdi. Çünkü bu karşılaşmalarda, musiki’nin işaret ettiği anda hedefi vurabilmek, yalnız ustalık değil, terbiye, doğruluk ve kut belirtisi sayılıyordu. En usta okçu sayılan hakan, dört yöne ok atarak, kötü ruhları kovan bir “kam” görevi de görmekte idi. Hedefi vuranlara kadeh ile, vuramayanlara boynuz ile, şarap sunulurdu. Öte yandan, Çin denizinden Avrupa ortalarına kadar uzanan bölgede ok atmakta belirginleşen Skit alpının işareti yay, bele bağlanan kemer ve kemere asılan altın kadeh idi. Skit alp’ı ancak bir düşmanı öldürdükten sonra, kahramanlar meclisinde şarap içme hakkını kazanırdı. Milattan önceki bin yıldan kalan Baykal ötesi kurganlarında, güneş tasvirlerinin savaşçı mezarlarında da bulunduğunu kaydeden Levin ve Potopov, güneş simgesinin alplık sembolü olabileceğine işaret etmektedir. Skit çevresinde savaşçı sınıfının simgesinin güneş olduğunu söylerler. Herodotos ve Flaccus’un Kolakars adını verdikleri ve Skit savaşçı sınıfının sembolü olan alp’ın adı, ethymologienin yöntemleri ile aslına dönüştürülürse, Horaksais oluyormuş ve güneş-hükümdar demekmiş. Horaksais’in adını taşıyan Skit askerî birliklerinin, al bayraklarıyla ateş ve şimşek gibi işaretleri varmış. Grantovskij, atalarımız Oğuzlar’ın destanını da bu Skit geleneğine bağlamakta ve Gün Han ile Dağ Han’ın şahsiyetlerinde Horaksais’i ve Horaksais efsanesinde dağa benzetilen büyük cüsseli bir kimseyi sezmektedir. Bu öngünlerin, yani güneş simgesi taşıyan kırmızı renkli flemaların, bu gün Kırgızlar’da ve Japonlar’da bayrak olarak kullanıldığı burada hatırlanmaya değer. Mevsim göçlerinde karşılaşılan güçlükler ve boylar arasında çatışmalar, erkek savaşçı kişiliğinin, Türkçe deyimi ile, er ve alp şahsiyetinin ön plana geçmesine yol açmıştı. Erler ve alplar, “alpagut”lar, “bagatur”lar arasında kurulan kademeli bağlar, orduların çekirdeği olacaktı. Alplar, şölenlerde, düzeylerine göre sıralanıyor ve içki kadehi ile, savaş tanrısı sembolü kılıcı tanık göstererek, büyüklerine bağlılık andı içiyorlardı. Er ve alpları, mezarlarında ve heykellerinde görülen belirtileri, kılıç veya kama asılı kemer ve kadeh idi. Kabile teşkilâtının çok kuvvetli olduğu çağda antlı dost olma töreni fertler arasında değil, boy başbuğları tarafından kabilelerinin katılımlarıyla yapılırdı. Böylece iki boyun kanları ve silahları birleşmiş olurdu. Manas destanının kahramanlarına göre antlı dostlar, “göğüslerinde canları, ağızlarında dilleri-sözleri, gemlerde atları, bohçada giyimleri bir, yani ortak olan” kimselerdir. Kırgızlar bu gibi dostlara “antlı adaş” derler ki, eski Türkçe’de “andlığ adaş” anlamındadır. Pruşek’in tahmin ettiği üzere bu şölen Skitler’in, Hunlar’ın ve Türkler’in, gök tanrısı ile savaş tanrısı sembolü “kıngırak” (kılıç) tanık göstererek, and içtikleri şeklinde bir törende, birbirlerine bağlılık yemini ile ilgili idi. Pruşek, bu rivayeti, göçebelerde and yemini edenler arasında kurulan alplar birliği hakkındaki en eski belge saymaktadır. Manas’ın lider olarak kabul edilişi bu anlamda bir tören sonunda olur. Manas, Kırgızlar arasında kutsal kabul edilen Koşay Alp’ın huzuruna gelir. İnanışa göre bu alpı, Ruh-Tanrı’nın kanatları gölge olup korumaktadır. Tanrının gölgesindeki Koşay Alp’ın huzurunda Manas ve kırk yiğidi diz çöküp onu selamlarlar. Koşay Alp da, altından yapılmış kuşağını onun boynuna dolar. Halk doksan kara boğa kurban eder. Bu seramoni her halde alplık törenlerinden biriydi. Er Koşay, Cakıp Ağanın Kırgızlar’ı ile Altaylar’a sürülmekten kurtulup Kalmuk ve Çinliler’le mücadeleye devam etmiş, başından büyük sıkıntı ve ıstıraplar geçmiş, sonuçta Tanrı dağlarının bir köşesinde kurgan (kale) kurup “azıp-tozmuş” Kırgızlar’ı toplayabilmişti. Kırk yiğidi ile Isıkgöl yakınlarına Manas’ın gelmiş olduğunu haber alan Er Koşay, Manas’ı karşılamak için savaşçı erlerini topladı. Kendisi de savaşa ya da askerî törene hazır savaş komutanı gibi silahlanmıştı. Isıkgöl yakınında Er Koşay’la Manas karşılaşıp öpüştüler. Manas, kısa bir nutuk ile kendisinin ve arkadaşları olan “kırk” ların Koşay’ın emrinde bulunmak üzere geldiklerini anlattı. Bu nutku dinleyen Er Koşay’ın gözleri yaşardı. Manas’ın kurgana beraber gelmesini istedi. Manas’ın kırkları atlarından inip Er Koşay’ı Türk töresince diz çöküp selamladılar. Kurgana girdiğinde, halk doksan kara boğayı kurban olarak kestiler. Er Koşay altından yapılmış kuşağını boynuna dolayıp ağlayarak, yaradana yalvarıp genç kahramana başarılar diledi. Sonra, bembeyaz, lekesiz kısrağı kendi eliyle getirip, Manas’a uzun ömür ve başarılı hayat dileyip ellerini açıp dua kıldı. Beyaz kısrak da Manas için kurban oldu. Aynı şekilde, Çin kaynaklarında, Çince “Kao-ch’e” (kağnılı) ve “Tie-le” denen Türk boylarından sayılan Ak Hunlar arasında da, alplık teşkilâtı vardı. Bellerindeki kemerle belirginleşen bu alplar, yirmi veya daha fazla kişilik gruplar teşkil ediyordu. Bunlar beraber şölen kurar ve içki içerlerdi. Malları ortak idi. Alplar düzenlenen bir şölenle Skitler’in, Hunlar’ın ve Türkler’in gök tanrısı ile savaş tanrısı sembolü “kıngırak” (kılıç)ı tanık göstererek and içerler, birbirlerine bağlılık andı yaparak aralarında alp birliği oluştururlardı. Belirti işaretlerinden biri de, bellerine bağladıkları kemerlerdir ki, buna “kur” adı verilirdi. Bunlara kılıç veya kama ile birlikte, düzeyi gösteren kemik bir levha ve Türkçe “suvluk” denilen mendil asılırdı. Alplar, birbirini eğilerek selamlarken “suvluk” yere değerdi. Yine, alpları belirleyen “suvluk” adı verilen mendille ilgili olarak görülen Orhun Yazıtları’nın çevresindeki heykellerde, diğer Orta Asya ve Sibirya taş ninelerinde olduğu gibi, sağ elleri ile bir şey tutmuş gibi yukarı kaldırmışlardır. Bu an’ane hemen hemen bütün Orta Asya heykellerinde görülür. Elinde mendil tutan heykel geleneği, bir alp sembolü olarak çok eskiye dayanan dinsel bir gelenekti. Alpların bağlılık andı içmek ve “kur” denen askerî kemerle, kılıç, kama veya sadak kuşanmak gibi, Türk alp teşkilâtına özgü törenler, kökeni çok eskiye inen ve inisiasyon mahiyetinde zorlu sınavların sonucu idi. Üyeleri bu günkü deyimle “sporcu” olan ve milâttan önce altıncı yüzyılda kurulan alplık teşktilâtı üyesi bir alpın, alplık işaretleri ile milâttan sonra üçüncü yüzyılda Avrupa’da, Atilla’dan sonra büyük bir devlet kuran Avarlar’a ait alplık belirtilerinde kesin bir benzerlik göze çarpmaktadır ki Avarlar’ın bayrağının at üzerindeki binicinin geriye ok atar bir şekilde alp tasviriyle şekillendirilmesi en güzel kanıt teşkil eder. Bu olay, sonradan diğer Türk boylarının da aynı teşkilâtı kurduklarını ifade etmektedir. Alplık ve örgütü ile bunu vurgulayan belirtiler, bütün Asya’da yaygın olarak varlığı görülür. Alplık, savaşçı kimliği temsil ederdi. Manas destanında anlaşıldığı kadarıyla, alplık örgütünün, Kırgızlar’da da varlığı bilinmekte, güçlü bir geleneğinin bulunduğu görülmektedir. Atına perçemli, saçaklı kuşak bağlayan Almambet “klişe” sözcüğüyle alplığın işaretlerini vurgulamak suretiyle, örgütün efsanevî dönemden itibaren, varlığına ışık tutmaktadır. Köktürk döneminden önce kahramanlık ile belirginleşmiş, sembolü kılıç olan savaş tanrısına mensup, ok atmada bilinen, belinde kemer, kılıç ve şarap kadehi taşıyan atlı bir alp şahsiyeti ve böyle alpların kurduğu teşkilât gelenek şeklinde idi. Nitekim Köktürk dönemi (M. 550-745) mezar taşlarındaki yazılar da, bir alp kavramının varlığına işaret etmektedir. Clausen, Hun Devleti’ndeki “bagatur” kavramının Türkçe karşılığı olarak “alpagut” kelimesini göstermektedir. Köprülü ve Malov’da “alp”, “alpagu” deyimlerini, İç Asya geleneğine bağlamaktadırlar. Nitekim, Kaşgari, “alp”: yiğit, kahraman, bahadır…, “Alpagut”: Tek başına düşmana saldıran, hiçbir yandan yakalanmayan yiğit, her türlü silahı ustalıkla kullanan karşılaşmacılar olarak anlatılır: Alpların işaretlerinden biri de, atlarının kuyruğunun ipek ile örülmüş olması idi. Hem öne, hem arkaya, aynı kolaylıkla ok atan kimse, başlığına çift şahin kanadı takardı. Köktürk dönemi kitabelerinde “bilge” ve alp olmak yanında “erdem” sahibi olmak da gerekmektedir. Alplık gibi “erdem” de aslen erklik ile ilgili bir değerin ifadesi olmakla beraber “fazilet” anlamına geldiği de sanılmaktadır. Alplık ve erdem sahibi olmak yolu ile, “er atı” (er adı) kazanılmakta idi. “Er atı” alan ise, “bengü taş” denen ve faziletini ebediyete kadar bildirecek bir abidevi mezara hak kazanıyordu. Malov, er adı alan kimseler arasında, kitabelerde “el eş” ismi ile anılan bir alplar teşkilâtının var olduğunu sanıyor. Baykal gölünün batısında bulunan kurganlara ait kaya resimleri, onların yaşayış tarzları hakkında çok değerli bilgiler sunmaktadır. Kaya resimleri arasına, Göktürk alfabesi ile yazılmış, mesela “er” ibaresi geçmekte ki, bu örgütün yaygınlığını göstermektedir. Alpın gerek savaş ve gerek barışta yanından ayrılmayan gözü pek kırk yiğidi vardır. Bu olgu da alplar arasında belirginleştikleri alanlarla ilgili bir kademeleşmenin varlığı söz konusuydu. Manas’ta eski inanışlarla ilgili olarak Türk mitolojisinin bir unsuru olarak dikkati çeken sorulardan biri de kahramanın kırk yiğididir. Dede Korkut hikâyelerinde ve diğer destanlarda olduğu gibi Manas’ın da kırk yiğidi, savaş arkadaşı konumundadır. Onların kırk kişi olması eski inançlardan kaynaklanır. Eskiden Türkler, savaş kahramanlarına, alp, er ve çor adı verirlermiş. Örneğin; Küli çor, Mayun çor vb. destanda bu iki ad, Kül Çora ve Kan Çora olarak geçer. Maalesef Radloff, Kül kelimesinin Farsça’daki “gül” den geldiğini söyler (Jirmunskiy). Destandaki Kül Çora’nın Orhun yazıtlarındaki bahadır Kül Çora ile belirli bir ilgisi vardır. Bunun “gül” anlamı ile ilgisi düşünülemez. Çünkü savaş bahadırı ve onun ismi, Türkler’de aslana, parsa, göçebe hayatında bu çevrede savaşan Türk insanının zevkine dünya görüşüne uygun nesnelere benzetilirdi. Bunlar köle değil, boylu soylu il beyleri olan alplardır. Kendileri de destanlarda önemli rol alan birer kahramandırlar. Aralarında rütbe farkı vardır. Manas’ın kırk yiğidinden biri olan Prens (tigin) Almam Bet, dünyanın dört tarafını saran Oyrat Hanı Kara Han’ın oğludur. Sonradan Manas’ın hizmetine girince Manas onu manevî kardeş edinmiştir. Bu nedenle diğerlerinden üstün tutulur. Manas’taki kırk yiğit çıkar esasına dayanır ve akınlardaki ganimetten onlar da pay alır. Türk destanlarında kısaca kırk yiğit olarak tanımlayabileceğimiz bu kişiler, her türlü ihtiyaçlarının karşılanması konusunda, liderin sorumluluğu altında bulunmaktadırlar. Manas Destanı’nda Manas, kırk çoranın aile büyüğü gibidir. Çoralarını aştan aç, attan yaya, dondan açık koymamak, bir ganimet alındığında eşit olarak pay etmek ve kendisi evlendiğinde kırk çoraya da kırk kız almak zorundadır. Dede Korkut Hikâyeleri’nde de hanlar hanı Bayındır Han da yılda bir kere toy düzenleyerek mal varlığını yiğitlerine yağmalatmakta, böylece, “potlaç” düzenleyerek bir sosyal adalet sağlanmaktadır. Oğuz destanında ise, Oğuz Han ile beraber kırk yiğit anılmamakla birlikte, yine Oğuz Han’ın toy düzenleyerek aynı zamanda ordusu olan ilini topladığını, kırk gün kırk gece yiyip içip eğlendiklerini görmekteyiz. Bunlardan soylu olmayanı bile toplum içinde saygı görürdü. Manas öldüğü zaman, kırk yiğidi Manas’ın oğlu Semetey’in emri altına girmek istemezler. Semetey’de onları öldürür. Bu kırk yiğidin motifini destanlardaki hatunların çevresinde de görüyoruz. Manas’ın baş hatunu Kanıkey Hatun’un da babasının evinde kırk kızı vardı. Bunlar da han kızının çevresi idiler. Kırk yiğitler, Dede Korkut destanında alpların en yakın silah arkadaşlarıdır. Buradaki bazı hikâyelerde sayıları başlarındaki beyle birlikte kırkı bulur. Bay Beyrek hikâyesinde, Bay Beyrek onları otuz dokuz yoldaşım diye anar. Bir alpın yiğitlerinden ayrı düştüğü zaman, düşman tarafından pusuya düşürüldüğüne de şahit oluyoruz. Çinli Esen Han’ın ziyafetinde Manas, kırk yiğidinden ayrı sofraya oturduğu için Esen Han tarafından kendisine zehir içirilir, yiğitleri yanında olmadığı için kimse farkına varmaz, sonra eşi Kanıkey Hatun tarafından kurtarılır. Burada kırk yiğit kavramı önemli bir yer teşkil etmektedir. Dede Korkut’taki Oğuz beylerinin kırk yiğidi Türk mitolojisinin hiç değişmeyen bir motifidir. Her kahraman ve cesur yiğidinin, aralarında rütbe sırası bulunan böyle bir yakın çevresi vardır. Manas Destanı’nda Almambet ve Bakay’dan sonrakiler çoro/çora veya eren ünvanını kullanırlardı. Manas’ın iki tip arkadaşı vardı. Destanda bunlar can ve mal dostları olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Manasla kırk yiğidi arasındaki arkadaşlık Bahaeddin Ögel’e göre mal ve yağma esası üzerine dayanmıştır. Aralarında bir devlet yönetimini paylaşma, savaş ve askerlik düzeni yoktu. Bu görüşe rağmen destana bakıldığında kırk yiğidin her zaman Manas’ın yanında olduğu anlaşılır. Sonraki, takip eden dönemlerde “Cilasun”, “koca” veya “alp” adı ile varlığını ve geleneğini sürdüren, kırkar kişilik bir arkadaşlık ve kardeşlik örgütü niteliğinde, serdarlık teşkilâtı vardı. Yağmalarda belirginleşmiş başkanlara serdar denir. Kahramanlar bahadır diye övülürdü. Resmi teşkilâtın dışında, serbest ve bağımsız serdarlık teşkilâtına katılan serdarlar, “serdar” ünvanını yaptıkları işlerle kazanmış olan doğal komutanlardır. Kendi kendine yeterli ve iş görürlerdi. Serdarlardan biri çadırın önüne bir bayrak dikince, bunu görenler, yeni akına davet olunduklarını anlarlardı. Akına katılmak isteyenler, serdara başvurarak toplantının zamanını öğrenirlerdi. Toplanma gününde birleşerek ne şekilde hareket edileceğine karar verirlerdi. Bunu, yalnız serdar bilirdi. Oğuzlar’da, han varsa, serdar handan izin alırdı. Dede Korkut hikâyesinde serdar Kazılık Koca’nın, Bayındır Han’dan akın dilemesi buna güzel bir örnek teşkil ettiği görülmektedir. Gerek Pi-yung adı ile olsun, gerekse “El-eş” adı ile ve de gerekse serdar adıyla kurulmuş bulunsun; gençlerin alplık örgütüne katılma ölçütü sportif faaliyetlerde toplum içinde yükselmiş olmaktı. Yani göze çarpan en önemli nokta, teşkilâta üye kabulündeki ölçütün yalnız savaşlarda başarılı olmak değil, aynı zamanda sporda, yani; okçulukta, güreşmekte, binicilikte ve avcılıkta toplum içinde yükselmiş olmak gereğidir. Bu durum, şuurlu ve sistemli beden eğitimi faaliyetlerinin ve teşkilâtlanmanın, Türkler tarafından, bilinenden çok daha önceki dönemlerde ortaya çıkarıldığı fikrini hakim kılmaktadır. Nitekim milâttan önce altıyüzkırkbeş yılında, o günün sporcuları alplar tarafından kurulan, sporda ve savaşta kendini göstermiş kadın ve erkeklerin toplandığı, bir spor kulübü anlayışının Türkler’de 3000 yıl önce gelmiş olduğunu göstermektedir. Bu anlamda olmak üzere, Çinli seyyah Son-Wen, Orta Asya’da seyahati sırasında Kavişka şehrinde gördüğü, Türkler’ce düzenlenen bir spor karşılaşmasını şöyle anlatıyor; “Mabetlere, bağlı spor kulüpleri sık sık büyük bayramlar organize ederler. Aralıksız üç gün üç gece devam eden bu bayramlarda pehlivanlar güreşir, insanlar koşar (yarışır), atlar koşturulur, top oynanır, ok atılır” Çinli seyyahın ifadesinden de anlaşılacağı üzere, alpların birliği şeklinde oluşturulan, o günkü şartların spor klüpleri diye niteliyebileceğimiz tabii örgütler ve onların organize ettikleri, tamamıyla beden eğitimi aktivitelerine dayanan, spor bayramları düzenlemek suretiyle faaliyetlerde bulunmakta idiler. Eski Türkler’de böyle bir teşkilâtlanma anlayışının gelişmiş olması, yüksek bir spor kültürünün varlığını göstermektedir. Mabetlere bağlı spor kulüpleri sık sık büyük bayramlar organize ederler. Aralıksız üç gün, üç gece devam eden bu bayramlarda pehlivanlar güreşir, insanlar koşar, atlar koşturulur, top oynanır, ok atılır. Bir atlas kumaş üzerine konan küçük hedefe oku hedefleyerek vuran o ülkenin bir günlük beyi ilan olunur ve o gün için beyin bütün haklarını kazanır. Bu olay Dede Korkut Hikâyelerinde de aynen görülmekte olup, Bamsı Beyrek’te ok atıcılığındaki başarısından dolayı, Kazan Han tarafından, ödüllendirilerek bir gün han ilan edilmiştir. Alplar’ın savaş araçlarından ve simgelerinden birisi de Kargı (mızrak) idi ve at üstünde uzaktan bir saldırı silahı olarak kullanılırdı. Aynı zamanda sportif karşılaşmalarda ve avlarda alpların eğitim amacıyla da kullandıkları görülür. Nitekim, Manas Destanı’nda Manas ile Kalmuk Hanı Kongurbay arasındaki karşılaşma, kargı ile mücadelenin, zorluklarını bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Yine, aynı destanda bu silahın Asya’daki tarihinin, efsanevî dönemlerden bu yana varlığını göstermektedir. Nitekim, Göktürk yazısı ile yazılmış yazıtlarda “mızrak” anlamına gelen “süngü” kelimesine çok rastlıyoruz. Uzun mızrak ucuna, buluntular arasında, Altaylar’daki Katanda Kurganı’nda rastlıyoruz. Yenisey de Karayüz Sulek Kaya resmindeki süvari resminde uzun mızrağın varlığı görülür. Benzeri bir kabartma resmini de Bulgar Türkleri’ne aittir – Madara’da görmekteyiz. Kabartmada, yüzünü karşıya doğru çevirmiş, saçları omuzlara kadar dökülmüş ve elbisesi bazı kıvrımlar yaparak dizlerine kadar dökülen bir süvari (alp) vardır. Sırtına kargı saplanmış bir aslan ise, süvarinin atının ayakları altında bulunmakta ve atın arkasından da bir av köpeğinin koştuğu görülmekte idi. Kargının ucuna eski Türk tuğlarında olduğu gibi bir at kuyruğu bağlanmıştı. Yine, aynı yerdeki diğer kabartma kaya resimlerinde, efsanevî dönemden bu yana alplığın sembolü olan, alpın “elinde bir kadeh tutması” simgesi resmedilmiştir. Yine, çeşitli kaynaklarda kökü efsanevî dönemlere kadar uzanan, esası savaşçılık eğitimi olan, Türkler’in 1,5 m. uzunluğunda, ucu sivri mızraklarla, taze selvi ağacından yapılmış hedef levhalarını delme ya da mızrakları ve sivri değnekleri toprağa saplama yarışmaları düzenledikleri belirtilmektedir. Alpların en çok önem verdikleri; hem spor, hem de bir savaş sanatı olan okçuluk, Doğu Asya halklarında kökü çok eskiye, erken dönemlere kadar inen dinsel bir faaliyet olarak doğmuştur. Ayinsel işlevi kötü ruhlara savaş espirisi üzerine kurulu olan bu etkinlik, zaman içerisinde, niteliğini kaybederek, sportif bir oyun, bir savaş eğitimi halini almıştır. Bu konuda en eski belgeler İ.Ö. 1000 yıllarına ait olması gereken, bu belge, kayalara işlenmiş bir fresktir. Yarış amacıyla ok atmada Türkler, elli metre aralıklarla yere dikilmiş olan hedef levhalarına doğru dörtnala koşan atlarının üzerinde doğrulup oklarının ilkini karşıdan, ikincisini yandan, üçüncüsünü de hedefi geçtikten sonra, geriye dönerek atma suretiyle isabet ettirmeye çalışırlardı. Bu tarz bir atış bu gün Japonya’da dinsel törenlerde uygulanmaktadır. Eskiden de Türkler, gök gürlediğinde ve güneş tutulduğunda, bu olayı kötü ruhlara yorar ve dört bir yana ve ayrıca da göğe doğru ok atarlardı. Bilindiği gibi ok, aynı zamanda savaş tanrısının da sembolü idi. Yapılan irdelemeler sonucunda anlaşılacağı gibi, güç olgusu alplık kavramıyla belirginleşirken, vücut kültürü de alpların fiziksel aktiviteleri ile şekillendiği görülmektedir. Dinsel ve doğaüstü bir güçten kaynaklanan şövalyelik ruhu, fiziksel aktivite niteliğindeki sportif oyunların da felsefesini oluşturmuştur. Bu nedenle alplar erken dönemin zorunlu sporcuları olarak değerlendirilirken, onların örgütlenmelerini de ilkel spor klüpleri olarak görebiliriz. Cesaret deneme ya da gençlik evleri, okçuluk geliştirme evleri bu anlamda en güzel örneklerdir. Yine Pi-yung’da burada hatırlanabilir. Alpların hayatında yer alan her gelenek bir sportif aktivite ortamı yaratmaktaydı. Alpın doğumundan ölümüne kadar olan sürenin her anı bir tören zinciri ile örülü olup, her törende bir sportif oyunlar zamanı olarak gerçekleştiriliyordu. Bu bozkırda yaşamanın zorunlu bir sonucu idi. Her zaman ve hep güçlü olmak, gücü ve becerisi ile belirginleşmek, yine belirginleştiği alanda performansının ve başarısının sürekliliğini sağlamak, onun sosyal statüsünü belirlerdi. Hatta bu yolla aristokrat kökene sahip bir aile oluşturmak bile söz konusuydu. Bozkır bir alp için bütünü ile bir spor alanıydı. Avlanmakla savaşmak, sporla döğüş arasındaki farkı ortaya çıkarırdı. Avda, tabii ortamında, bütün fiziksel aktiviteler sportif oyun olarak canlı hedeflere karşı gerçekleştirilirken, savaşta elde edilen birikimler kullanılırdı. Bu anlamda sürek avları alplar için eğitim ve öğretim ortamı sağlardı. Bozkır halklarının günlük hayatında yer alan, periyodik zamana bağlı, spor bayramlarının bulunması kapsamlı ve köklü bir spor kültürünün varlığına, hatta sporun spor olarak yapıldığı bir geleneğinde söz konusu olduğu açıktır. Örneklendirilmesi gerekirse, okçuluk bayramı bütün Asya’da yaygın bir uygulama idi. Her yıl belli bir zamanda düzenlenirdi. Bu geleneğin Asya’daki bütün halkların katılımıyla gerçekleştiriliyor olması, olaya uluslararası bir boyutta katmaktadır.